6.12.08

Eşcinsel Müslüman Olmak Zor

Eşcinsel ve Müslüman olmak, hoşgörüsüzlük ve ayrımcılıkla mücadele anlamına geliyor. Çoğu eşcinsel Müslüman, cinsel tercihlerini anne-babalarından saklamak zorunda kalıyor.

Eşcinsellerin haklarını talep etmek ve görünürlüklerini kutladıkları alternatif Christopher Street Day şenliklerinin amacı eşcinsel düşmanlığıyla mücadele etmek ve daha fazla hoşgörü çağrısında bulunmak. Berlin'in Kreuzberg semtinde düzenlenen şenliğe katılanların biri de Helin. Helin bu şenliğe katılmanın, Türkçe konuşmanın ve Türkçe müzik çalmanın çok harika bir duygu olduğunu anlatıyor. Kreuzberg’deki bu şenlikte, çok sayıda göçmen kökenlinin ve siyahi lezbiyenin en önde yürümesinin hoş bir görüntü olduğunu belirten Helin‚ yürüyüşe katılanların "Bakın, biz de buradayız, biz sizin de çocuklarınızız, sizin çocuklarınız da eşcinsel olabilir, ister Alman, ister Türk, ister Kürt" demek istediklerini ifade ediyor.

"Hep teyzelerimden hoşlanırdım"

Kürt asıllı Helin’in anne-babası, Anadolu’nun ufak bir köyünden yıllar önce Köln yakınlarındaki bir kasabaya göç etmişler. Helin bu kasabada doğup büyümüş ve burada kadınlara ilgisini keşfetmiş. "Hep teyzelerimden hoşlanırdım, çocuk yuvasında da kız arkadaşlarıma bayılırdım. 12 yaşında ilk kez bir kadına, en iyi kız arkadaşıma aşık oldum" diyen Helin, 13 yaşında da etrafa açılmaya başladığını, okulda herkesin bildiğini ve bu konuda hep açık davrandığını söylüyor.

"Babam bilmiyor"

Fakat anne-babası sözkonusu olunca durum değişiyor. Helin, kadınlardan hoşlandığını babasına bugüne kadar söylememiş. "O Kürt, o yüzden söylemiyorum, demek kolay olurdu" diyen genç kadın, durumun farklı olduğunu, genel olarak aralarındaki ilişkinin, ona açılmasını sağlayacak, kolaylaştıracak bir ilişki olmadığını belirtiyor.

"Anneme internet üzerinden açıldım"

Helin, 4 yıl önce kasabadan büyükşehre, Berlin’e taşınmış. Ve burada annesi ile eşcinselliğini konuşacak gücü bulmuş. Hem de internet üzerinden sohbet ederken. „Bir şekilde açılmak zorundaydım. Yazışırken, ona ‚anne ben lezbiyenim’ dedim. 10 dakika, 20 dakika, yarım saat hiç ses çıkmadı. Ardından kızkardeşim bana yazdı, Anneme ne dedin? diye. Kardeşim lezbiyen olduğumu biliyordu zaten, olanı biteni anlattım. ‚Annem burada oturdu, ağlıyor, seninle de konuşmak istemiyor" dedi. Bundan bir yıl önce annem durumu kabullendi, anlamasa da, kabullendi" diyor genç lezbiyen.

Dindar ailelerde baskı çok

Helin, annesinin tepkisinin dinle ilgisi olmadığını çünkü anne-babasının Müslüman olmalarına rağmen çok dindar olmadıklarını söylüyor. Fakat birçok Müslüman göçmen ailede durum farklı. Eşcinsellik Kuran’da doğrudan yeralmasa da, birçokları tarafından çok ağır bir günah olarak görülüyor. Berlin’de kısa adı GLADT olan Türkiyeli Gayler ve Lezbiyenler Derneği’nden Koray Yılmaz-Güney, yılda kendilerine zorla evlendirilmek istenen bir, iki kişinin geldiğini, çünkü anne-babaların, gayler veya lezbiyenler evlendirilince eşcinselliklerinin geçtiğini sandığını ya da en azından çevrenin dedikodusunun sona ereceğini umduğunu belirtiyor.

Bazılarının anne-babaları tarafından evden kovulduğunu ya da tehdit edildiğini söyleyen Koray, bazılarının ise hasta muamelesi gördüğünü ve psikoloğa götürüldüğünü anlatıyor.

GLADT, lezbiyen ve gaylere yardım ediyor

GLADT derneği, 10 yıl kadar önce bir kendi kendine yardım grubundan doğmuş. Burada, eşcinsellikle ilgili sorusu ya da sorunu olanlara yardım edilmeye çalışılıyor. Derneğin adında Türkiye kelimesinin geçmesine rağmen, yaklaşık 100 üyenin yarısı farklı ülkelerden geliyor.

Derneğin fazla parası yok. Bu yüzden de bağışlara ve gönüllülere bağımlı. Angaje olanların arasında, Berlin’e ilk geldiği dönemde buradan çok yardım gören Helin de var. Helin, dünyadaki Türkiye kökenli tek lezbiyen olmadığını farkettiğini, etrafa açılırken benzeri tecrübeler edinen başka insanların da olduğunu gördüğünü ve kendisini çok rahat hissettiğini söylüyor ve ekliyor: "Nereye ait olduğunu bilmeyen insanlar için destek görebilecekleri böyle adreslerin bulunması çok önemli.“

KAYNAK: TIKLA

22.10.08

Çocuğunuz birgün size gelip eşcinsel olduğunu açıklasa tepkiniz ne olur ?

Çocuğunuz birgün size gelip eşcinsel olduğunu açıklasa tepkiniz ne olur ?

Eşcinseller eşitlik için Meclis'te!


Eşcinseller eşitlik için Meclis'te!

17 Mayıs 2008 Cumartesi 21:36

Toplumda her türlü hakarete ve ayrımcılığa maruz kalabilen eşcinseller TBMM'ye yürüdü. Onların en büyük insani isteği 'eşitlik için' yasal güvence!

''Kendilerine ayrımcılık yapıldığı'' gerekçesiyle bir grup eşcinsel, Meclis önünde eylem yaptı. Grup, basın açıklamasında yasal güvence istedi.

Tepkilerinin nedeni toplum tarafından dışlanmaları... Talepleri ise, toplumsal eşitlik için yasal güvence...

KAOS Gey-Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği, seslerini duyurabilmek için Meclis'e yürümek istedi.

Polis de eşcinsellerin 10'arlı gruplar halinde yürümelerine izin verdi ve 17 Mayıs Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma Günü'nde, eşcinseller Meclis'in Dikmen kapısı önüne ulaştı.

Meclis önünde, basın açıklamasıyla isteklerini anlattılar:

"Homofobi ve transfobiye son demek için bugün buradayız. Ayrımcılığa karşı yürüyoruz. Temel insan haklarından yoksunuz."

Grup basın açıklamasından sonra dağıldı.
KAYNAK: TIKLA

25 Eşcinsel'in anlatımı bu kitapta!



EŞCİNSEL ERKEKLER: YİRMİ BEŞ TANIKLIK

Yazar: MURAT HOCAOĞLU

11 yaşındaydım. Bir grip gibi tedavi olacak, bir gün bitecekmiş gibi bakıyordum...

- Evlilik beklediğim huzuru veremedi. İçimde hep bir eksiklik vardı...

- Dinimle kimliğimi barıştırmam zor oldu. İkisinden de vazgeçemezdim...

- Batı'da eşcinseller yakılırken, bizde padişahlar erkek sevgililerine şiirler yazıyordu...

- Türkiye'de eşcinsellik, Akdeniz toplumlarının ikiyüzlülüğüne uygun bir biçimde, söylenmediği takdirde rahatlıkla icra edilebiliyor...

- Eşcinsellik, bireyin kendi hayatıyla ilgili bir durum aslında. Ama toplum-birey çatışması işin içine girdiği zaman politik tarafı ortaya çıkıyor...

Eşcinsel Erkekler, Türkiye için bir 'ilk kitap' olma özelliği taşıyor. Bu kitapta yer alan 25 röportajda Türkiyeli eşcinsel erkekler ilk kez, özgür bir şekilde, kendilerini, çocukluklarını, aile ilişkilerini, iş ve eğlence yaşamlarını, sorunlarını, özlemlerini, acılarını ve sevinçlerini anlatıyorlar.

Murat Hocaoğlu'nun uzun bir araştırma ve doğrudan görüşmeler sonucu hazırladığı kitap sadece eşcinsel erkeklerin öykülerinden ibaret değil. Hocaoğlu, önde gelen eşcinsel grup ve çevrelerin temsilcileriyle, aralarındaki görüş ve duruş farklılıklarını da tartışıyor.

Eşcinsel Erkekler, eşcinsel yaşamın hukuki, kültürel ve siyasal boyutlarını ve sorunlarını, özyaşamöykülerinden yola çıkarak sergileyen önemli bir çalışma.

kitapla ilgili satış bilgileri linktedir.

Sicakgundem.com

Kaynak: Sıcak Gündem

İLK EŞCİNSEL OTELİMİZ...

Antalya'nın Kemer ilçesinde temmuzda müşteri kabul etmeye başlayacak Planet Victorya Otel, gay ve lezbiyenlere hizmet verecek.

Türkiye'nin ilk gay ve lezbiyen oteli olarak hizmet verecek olan 170 kişilik otelin personeli de gay ve lezbiyenlerden oluşacak.

Otel personelinin de gay ve lezbiyenlerden oluşacağını kaydeden Ok, Türkiye pazarına ve uluslararası alandaki müşterilere hitap edeceklerini söyledi. Organizasyonlar dışında otele gelecek müşterilere otelin özelliğinin hatırlatılacağını ifade eden Ok, otele 18 yaşından küçüklerin alınmayacağını bildirdi. Ok, şu bilgiyi verdi:

"Otelimizde bu kategoriye uygun olarak ve buraya gelecek misafirlerimizin rahatı için her şey düşünüldü. Hamam, sauna, restoranlar, fitness, jakuzi, barlar, kuyum, kuaför ve üç havuzumuz mevcut. Bunlarla birlikte zemin katta çok büyük bir gece kulübümüz var. Otelimizde yarım pansiyon sistemini uygulayacağız. Böylece buraya gelen misafirlerimiz Kemer esnafından da alışveriş yapmış olacak."

Ok, temmuz ayından itibaren müşteri girişlerinin başlayacağını, şu anda son hazırlıkları tamamlamaya çalıştıklarını dile getirdi. Rezervasyonların ağırlıklı olarak Belçika ve Hollanda'dan olduğunu belirten Ok, "Sezondan son derece umutluyuz. Yoğun bir taleple karşılaştık. Sloganımız da 'Özgür Bir Tatil' olacak" diye konuştu.

Geçtiğimiz yıl, yılda ortalama 25 bin gay için çeşitli ülkelere tatil programı düzenleyen dünyanın en büyük gay seyahat acentası 'Alternative Holidays'in davetlisi olarak 300 gay Kuşadası ve Bodrum'a gelmişti. Kuşadası'nda tepki gösterilen gay turistler, Bodrum'da çiçeklerle karşılanmış ve konuk edildikleri Club Med'ten çok memnun kalmışlardı.

KAYNAK: (Radikal)

Eşcinseller sorunu Avrupa'ya ihraç edildi


Eşcinseller sorunu Avrupa´ya ihraç edildi

Ama ben gerek Brüksel gerek Strasbourg ve gerekse birçok Avrupa başkentinde bu olayı kınayan, eleştiren ve tepki gösteren sesler duyuyorum.

Derneğin mahkeme kararıyla kapatılmasından hemen sonra Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclis (AKPM) Başkanı Luis Maria de Puig, "Gay, lezbiyen, biseksüel ya da transseksüel olsun, herkes bu özgürlüklerden yararlanma hakkına sahiptir ve bu hakkın kullanılmasını güvence altına almak, resmi makamların yükümlülüğüdür" dedi. De Puig, Türk hükümetine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi´nin "örgütlenme ve ifade özgürlüğü" prensiplerini hatırlattı.

Bu hafta sonu Paris´te bu konuyla ilgili büyük bir panel düzenlenecek ve ardından da binlerce kişinin katılmasının beklendiği bir gösteri düzenlenecek. Haziran ayı içinde yine Avrupa Konseyi önünde benzer bir gösteri yapılması planlanıyor. Türkiye´de "parti kapatılması"nın yanı sıra "dernek kapatılması" tartışmaları da doğrudan AB başkentlerine "ihraç" ediliverdi.

Polise eleştiri

Çok ilginçtir, Lambda-İstanbul´un kapatılmasından bir ya da iki gün önce, İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), "Türkiye´de Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik ve İnsan Hakları" başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda bol bol, Lambda-İstanbul Derneği ile Ankara merkezli KAOS-GL ve zaman zaman da yine Ankara merkezli "Pembe Hayat" adlı derneklerin çalışmalarına değiniyor. Lambda, rapor yayımlandıktan iki gün sonra kapatıldı.

Raporun hemen başında bir tespitte bulunulmuş ve "Türkiye´de birçok lezbiyen, gay, biseksüel, travesti ve transseksüel vatandaş, utanç duygusuyla felç olmuş durumda, korku dolu hayatlar sürüyor" ifadesiyle rapora giriş yapılmış.

Ve cümle şöyle devam ediyor: "Halen çoğu için gündelik bir olgu olan, istismar, şiddet veya diğer taciz biçimlerine maruz kaldıklarında, devlet otoritelerine gidip yardım istemekten haklı olarak çekiniyorlar. Çok uzun bir süredir polis tarafından istismar edilip, sadist davranışlara maruz bırakıldıkları gibi, bu durum hâkimler ve savcılar tarafından da göz ardı ediliyor. Yapılan reformlara rağmen, bu çeşit kötü muamele vakaları halen devam ediyor".

Türkiye konuşmuyor

"İnsan Hakları İzleme Örgütü"nün 101 sayfalı raporu, çok çarpıcı örnekler ve eleştirilerle dolu. Bizzat kişilerle konuşularak hazırlanmış ve doğrudan İçişleri Bakanı Beşir Atalay´a gönderilmiş bir rapor. Bu türlü raporların en önemli özelliği, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kurumlar nezdinde oldukça "itibar" görmeleri. Bu nedenle 47 ülkeli Avrupa Konseyi´nin Meclis Başkanı, Lambda-İstanbul´un kapatılmasına hemen saniyesinde tepki gösterdi.

Derneğin kapatılması, büyük bir ihtimalle Avrupa kurumlarının Türkiye´deki, "cinsel azınlıklar" olarak adlandırabileceğim bireylerin eşit haklara sahip olmalarını sağlayacak anayasal ve yasal garantiler talep etmelerini hızlandıracaktır. Türkiye´de "yenilenecek bir anayasa" içine mutlaka, toplumsal cinsiyet kimliğine yönelik "ayrımcılığı yasaklayıcı" unsurların eklenmesi istenecek.

Kanunlarda yer alan, "Toplumsal ahlaka yönelik şuçlar" gibi genellemeci hükümler içeren ve "çelişkili mevzuat" barındıran unsurların ayıklanması beklentisi dile gelecek.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Kopenhag kriterlerinde, "ayrımcılığa" yönelik önlemler sıralanıyor ve "cinsel azınlıklara" ayrımcılık yapılmasına karşı önlem alınmasının "hukuk devleti"nin en baştaki görevlerinden biri olduğu açıkça vurgulanıyor.

Lambda-İstanbul´un kapatılması, Avrupa´da "kuşku" yarattı. Türkiye´de, "cinsel azınlıklara" karşı hoşgörünün olmadığı izlenimi yarattı ve işin kötü tarafı bu karar, Türkiye´yi "cinsellik ve insan hakları" konusunda mercek altına alan ve bu alandaki uygulamalara ciddi eleştiri getiren "İnsan Hakları İzleme Örgütü"nün raporuyla aynı günlere rastladı.

Bu konuyu nedense Türkiye hiç konuşmuyor.

Türkiye´de, siyasi gündemin yoğunluğundan mıdır, yoksa sadece basit bir "adli vaka" olarak mı görülmektedir bilmiyorum ama eşcinseller derneği Lambda-...

Zeynel Lüle

KAYNAK: TIKLA

Türkiye’de Yine Eşcinsel Namus Cinayeti

Eşcinsel aktivist üniversite öğrencisi Ahmet Yıldız; 15 Temmuz gecesi, İstanbul-Üsküdar’da, arabasında kur-şunlanarak öldürülmüştür. Geçen yıl Türkiye’yi San Francisco’da düzenlenen Uluslararası Eşcinsel Konferan-sı’nda temsil eden Ahmet Yıldız’ın, ailesi tarafından, doktora gidip tedavi olması yönünde tenkit edildiği, çevresinden tehditler almasına rağmen kendisine koruma verilmediği bilinmektedir.

Bu çağda «namus» adı altında sayısız insanın öldürül-düğü Türkiye’de, Ahmet Yıldız da eşcinsel namus cina-yeti kurbanı olarak tarihe geçecektir. Ancak daha dikkat çekici olan, bu konuyla ilgili Türkiye medyasında nere-deyse hiç haber çıkmamış olmasıdır. Eşcinselliği sadece şov dünyasına ait bir eğlence biçimi olarak gösteren, eşcinsellerle dalga geçen, bu konuda toplumu bilgilen-dirme görevini her zaman olduğu gibi ihmal eden Tür-kiye medyası Ahmet Yıldız cinayetinde de sınıfta kalmış-tır.

Biz, GLADT olarak, sorumluların en kısa sürede yakala-nıp yargı önüne çıkarılmasını, bu yargılama sürecinde eşcinselliğin cezayı hafifletici ağır tahrik unsuru olarak kullanılmamasını; ve eğer cinayet «namus temizleme» gerekçesiyle işlenmişse, diğer namus cinayeti sanıkları-na uygulanan ağırlaştırıcı hükümlerin bu davaya da uy-gulanmasını talep ediyoruz.

KAYNAK: TIKLA

Lambdaistanbul (Nedir-Kimdir?) (Vikipedi)



Lambdaistanbul hakkında daha fazla detay için buraya tıklayın.!

Eşcinsellik (Eşcinsellik Nedir?)

Eşcinsellik Nedir?

-Eşcinsellik nedir?


-Eşcinsellik ruhsal bir bozukluk mudur?

-Eşcinsellikte ne nedir?

-Eşcinsellik yaygın mı?

-Eşcinsellik daha çok ergenlikte fark ediliyor

-Eşcinsellere karşı değiliz

-Toplum eşcinsellik konusunda ikiyüzlü davranıyor

-Gerçek, yalancı ve gizli eşcinsellik nedir?

-Eşcinselliğin nedenleri nelerdir?

-Eşcinsellik ile ilgili mitler

-Aktif veya pasif diye birşey yoktur

-Eşcinseller tedavi olmak istiyor

-Tedavi arayışındaki eşcinsel hastaları "bu sizin cinsel tercihiniz" diyerek geri çeviriyorlar

-Eşcinsellik saygın bir seçenek olarak yaşanmalıdır

-Ülkemizde yeterli cinsel terapist yok

-Nasıl bir cinsel terapiste başvurulmalıdır?

-Aileler hemen telaşlanıyor

-Eşcinsel yakını olanlara tavsiyeler

-Eşcinsellik boşanma sebebidir

-Eşcinsellik ve AİDS

-Eşcinseller şiddete maruz kalıyor

-Eşcinsellik anketinin sonuçları

Yüzyıllardır hayatın tam ortasında varlığını koruyan, toplum tarafından kabullenilmeyen, utanç verici bir unsur olarak değerlendirilen, ancak yeni yeni tartışılmaya ve adı konulmaya başlanan bir olgu olan eşcinsellik hakkında Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği - CİSED bir anket çalışması yaptı. İşte çok tartışılacak ve gündem yaratacak olan basın açıklamasından çarpıcı başlıklar:

YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN



Bu arada Eşcinsellik hakkında Vikipedi aracılığıyla bilgi alabilirsiniz buyrun tıklayın.!

Türkiye’de eşcinsel annesi olmak

Selma İ., Eda K. ve Gülseren Z. oğullarının eşcinsel olduğunu “kabul eden” üç anne

Çocuklarının “asıl” cinsel kimliklerini öğrendiklerinde önce şaşırmışlar, ne yapacaklarını bilememişler. Ama yine de onlara sımsıkı tutunmuşlar. Anlattıkları öyküler ise onların çocuklarına duyduğu koşulsuz sevginin belki de en iddialı ve yoruma açık olmayan kanıtı.

İstanbul Valiliği’nin, eşcinsel sivil toplum girişimi Lambdaistanbul (LGBTT) Dayanışma Derneği hakkında “ahlaka, hukuka ve Türk aile yapısına uygun değildir” gerekçesiyle yaptığı şikayet sonucu açılan dava sonuçlandı. Ve derneğin 29 Mayıs’ta kapatılmasına karar verildi. Eşcinsel çocukları olan ebeveynler ise bu karar nedeniyle öfkeli. Çocuklarının “Ahlaka aykırı” ithamıyla yargılanmalarına karşılık, “Bizim çocuklarımız ahlaksız değil, onları yok sayamazsınız!” diyorlar.

İlk cımbızını ben aldım, tırnaklarını törpüledim

Eda K. eşinden ayrıldığında Özgür 2 yaşındaydı. Boşanmanın ailesi tarafından hoş karşılanmaması nedeniyle İstanbul’a, kendi deyimiyle “iki yün yatak iki çocukla” geldi. İki beyin ameliyatı geçirdikten sonra ölümden dönen anne Eda, eve geldikten sonra oğlunun aslında erkek olmadığını öğrendiğinde uzun bir süre kendine gelemedi. 2006 yılında ise Çapa Tıp Fakültesi’nden bir hekimin onayıyla bir erkek evladı öldü ve yerine kızı dünyaya geldi...

Çok ciddi iki beyin ameliyatı geçirerek eve döndükten sonra oğlum karşıma geçti ve “Anne benim ruhumla bedenim farklı” dedi. Hiçbir şey anlamadım. Ölümden döndüğüm için üzüntüsünü ifade etmeye çalışıyor sandım. Sonra oğlum daha açık konuştu: “Anne ben aslında kızım ama görüntüm erkek” dedi. Aklımdan geçen ilk şey ergenlik dönemi geçişini anlayamamış olmasıydı. Baktım olay ciddi, kendimi suçlamaya başladım. Babasıyla ayrıldığımız için böyle olduğunu düşündüm. 46 yaşında gay, lezbiyen, travesti nedir bilmezken bana ameliyat olmak istediğini söylediğinde doktor doktor gezdim. Ortalama 15 bin YTL para harcadım. Tek istediğim bir doktorun çıkıp “Tedavi edilir, panik yapmayın” demesiydi. En son Çapa Tıp Fakültesi’nde bu konuyla ilgilenen başhekim “Bu durumu kabul edin, çocuğunuz şizofren desem daha mı iyi!” diyerek çıkıştı. Hastanede ağlaya ağlaya erkek Özgür’ümü toprağa gömdüm, kızıma can vermek için güç topladım. Hâlâ oğlumun yasını tutuyorum, geceleri eski fotoğraflarını öpüp öpüp koynuma koyuyorum. Kızım bana diyor ki, “Anne ben kızım, tıpkı senin gibiyim.” Transseksüelliğin ahlaksızlık olduğunu düşünenler çok yanılıyor. Onlar ruhuna bedenini uydurmaya çalışıyor. Kızım tırnaklarını o kadar çok uzatıyor ki normalin dışına çıkıyor. Kaşlarını alıyor ama ip gibi... Halbuki o dışlanmaktan, itilmekten ürktüğü için normal bir kadın gibi görünmek istiyor. Tırnaklarını ilk önce ben uzattırdım, kendim törpüledim. Cımbızını koşa koşa gittim aldım. Yakın komşularım “Sen de ne meraklıymışsın” dedi, bilmiyorlar ki iki arada bir derede kalmamalı, neyin nasıl yapılacağını bilmiyor ki... Can çekişiyor, görüyorum!

Erkek arkadaşı travesti olduğunu öğrenince terk etti

Ben akşamları ona hanım kız nasıl olunacağını, kaşlarını çok ince almaması gerektiğini, tırnaklarını çok uzun yapmamasını anlatıyorum. Ama bana “Anne ben taş gibi kız olmak istiyorum” diyor. Saçlarını oksijenle açtı. Kızdım, saçlarına zarar verecek diye. Öyle abartıyor ki, ne yaptığının farkına varamıyor.
Lise son sınıfta okuldan alıp açık liseye verdim. Çünkü okulda ona zarar vermelerini istemedim. Eski kimliğini kaybetmeden önce dershaneye gidiyordu, gidip yönetimle konuştum. “Benim çocuğumun durumu budur, onu koruyup kollamanızı istiyorum” dedim. Çünkü lisedeki ergen çocuklar çok acımasız olur, biliyorum.
Şu son 20 güne kadar hiç problem yaşamadık. Bir erkek bizimkinden çok hoşlandığını söylemiş. Bizimkisi de evde lay lay dolaşmaya başladı, ama çocuğa her şeyi açıklamış. “Ben travestiyim, şu anda yasal süreç yaşıyorum, hormon tedavileri göreceğim, o yüzden arkadaş kalalım” demiş. Ertesi gün çocuk bütün dershaneye bu haberi yayıyor ve bununla dalga geçmeye başlıyorlar. “Yoruldum anne” diyerek bağıra bağıra ağladı, hâlâ odasından dışarı çıkmıyor.
Otobüse bindiğimiz zaman “Kızım bu tarafa gel” diye sesleniyorum, gözleri parlıyor. Ancak toplum eşcinselleri, transseksüelleri dışlamak için elinden geleni yapıyor. Oğlum yurtdışında eğitim görüyor, telefonda bana oralarda bu gibi durumların çok normal olduğunu söylüyor. O zaman evimizi mi taşımamız gerekiyor? Biz değil insanlar zihniyetini değiştirmeli. Özgür’ün cinselliği, kişiliği içinde minicik bir nokta sadece. Bir insanı cinsel kimliğine göre hiç kimse değerlendiremez.

Lambdaistanbul’dan danışma hattı

Lamda’nın kapatılma sebebi olarak gösterilen “ahlaka aykırılık” gerekçesini kabul etmeyen aileler, çocuklarının ahlaksız hiçbir şey yapmadıklarını söylüyor. “İnsanları kimliklerine göre ayırıp, kendilerince ahlaksız bulduklarını yok etmeye çalışmak ne demokrasi anlayışıdır ne de ahlaki bir davranıştır” diyen dernek üyeleri, Lambda İstanbul çatısı altında ailelere bir de kitapçık hazırlama telaşında. Ayrıca her gün 17.00-19.00 saatleri arasında aranabilen Lambdaistanbul Danışma Hattı olan (0212) 244 57 62 no’lu telefondan destek ve yardımlaşma hattı bile oluşturmuşlar.

13 yaşından beri biliyorduk ama bize altı ay önce söyledi

Anne babası doktor olan Tarkan, belki de birçok eşcinselden çok daha şanslı. Anne Gülseren Z. oğullarının çocuk yaşta farklı olduğunu anlamış ve bu duruma hazırlıklı olarak Tarkan’ı büyütmüşler. Tarkan’ı hiçbir zaman abartı maço dürtülerle büyütmediğini söyleyen anne, 13 yaşında oğlunun eşcinsel olduğundan emin olduğunu, ancak 6 ay önce konuştuklarını söylüyor. Tarkan şimdi 20 yaşında.

Tarkan iki yaşındayken kekemelik sorunu için psikoloğa götürdüm. Oğluma resim çizdirdiler. Resimde çıkan sonuç; babasıyla iletişiminin kopuk olduğuydu. Bu teşhisten sonra babasıyla daha fazla vakit geçirmesini sağlamaya çalıştım. Zaten düzenli ve sürekli bir arada olmayı seven bir aileyiz. Zaman geçtikçe oğlumun hareketlerinden, bir objeyi tutuşundan, yürüyüşünden bir şeyler seziyordum ancak üzerinde çok fazla durmamayı tercih ettik. Ben ve eşim eşcinsellik hakkında bilgi sahibiydik, yani bunun tedavisi olan bir hastalık olmadığını, doğuştan olduğunu biliyorduk. Dolayısıyla eğer oğlumuz eşcinselse, bunu kabul edip onu incitmemek bizim görevimizdi. Öyle de oldu.
Ergenlik döneminde sürekli bizimle vakit geçiren Tarkan, artık odasından çıkmaz oldu. Onunla konuşmaya çalıştım. “Bizden kopuk yaşıyorsun, belli ki bize söylemek istemiyorsun istersen seni psikoloğa götürelim. Paylaşmak istediğini doktorla konuş” dedim ve alıp götürdüm. Doktor hiçbir şeyi olmadığını, sadece çok naif ve duygusal bir çocuk olduğunu söyledi. Çocuğumuzu maço tavırlar içerisinde yetiştirmedik. Sünnet düğünleri yapmak ya da çıplak fotoğraflarını çekmek gibi erkeksi duyguları körüklemedik.
Sosyal ve çok sevilen bir çocuk. Artık oğlumun tüm davranışlarında bir erkekte olmayacak kadar naiflik olduğunu görmeye başladığımda, onun eşcinsel olduğuna kesin olarak inandık. Ama ne ben, ne de eşim oğlumuza bunu belli edecek bir şey söylemedik. Hep onun gelip bize açıklama yapmasını bekledik.

Tüm arkadaşları aklı başında üniversiteli çocuklar

Öğretim üyesi olan bir gay ile tanışma fırsatım olduğunda ona, “Oğlum gay, ancak bize bir şey söylemiyor, sizce biz sormalı mıyız” dedim. O da “Gerektiği zaman kendisi söyleyecektir” dedi. Artık 20 yaşında ve arkadaşları eve gidip geliyor. O sırada arkadaşlarıyla tanışıyorum. Hepsi üniversiteli, aklı başında çocuklar. Lambdaistanbul’dan arkadaşları geldiğinde, derneğin adı geçince ve ben de sohbetlere katılınca “Anne dernekte senin de yapabileceğin şeyler olabilir” dedi. Bu ilk defa kendisinin gay olduğunu ifade ettiği cümle oldu. Altı ay önce yaşanan bu konuşmadan sonra ben de ona, “Bunu istersen açıkça konuşalım, baban ve ben durumu biliyoruz ve senin yanındayız” dedim, hepsi bu. Henüz bir erkek arkadaşı olmadı ya da olduysa da bize söylemiyor, biz de sormuyoruz.

Oğlumu askere gönderme hevesim yarıda kaldı

Selda İ., 51 yaşında. Her anne gibi o da kendisini çocuklarıyla var eden bir kadın. Eşi emekli Albay, eşcinsel olan oğlu Mete 21, kızı ise 28 yaşında. Mete’nin “Ben eşcinselim” diyerek ailesine açılmasının ardından yaşadığı travmayı anlatan anne, “Keşke daha önce öğrenebilseydim, oğlum kendini bulana kadar yaşadığı sancıları hafifletebilirdim” diyor.

Yedi senedir oğlumun eşcinsel olduğunu biliyorum. Ben çocuklarımın üzerine çok düşen, onlarla var olan bir anneyim. Ergenlik döneminde odasına kapanan, sorularımıza kaçamak cevaplar veren bir çocuk olmuştu. Eşimle bir şeylerin normal olmadığını düşünmeye başladıktan sonra “Öyle mi acaba?” diye konuşurken bir türlü ismini koyamıyorduk. Ona nasıl sorabilirim diye içim içimi yedi. Ya korktuğum cevap gelirse, kafamda binlerce soru ve korkuyla bir an önce sorayım ve anlayayım diyordum. Mete okuldan geldiğinde aile toplantısı başladı. Eşimle konuşmalarımızı o yöne kaydırmaya başladık.
Önce cevap vermedi. Sonra inkar etti, bir süre sonra “Eğer öyleysem ne olur, çok üzülür müsün anne” diye sorunca... Uzun süren sancılı saatlerden sonra “Evet, anne ben eşcinselim, erkeklerden hoşlanıyorum” dedi. Mete açıkladıktan sonra rahatladı ama biz ne yapacağımızı bilemedik. İlk anda, ‘Biz onu çok iyi yetiştirdik, neden bu benim başıma geldi’ gibi sorular sorarak önce kendimi, sonra çevreyi, sonra eşimi suçlamaya başladım. Sonra kimsenin suçlu olmadığını anladım. Terapiye gitmemiz gerektiğini söylediğimde Mete bir telefon numarası getirdi ve bana verdi. Demek ki daha önceden bize açıklamak istedi ya da kendisi gidip yardım almak istemişti. İki yıl aile terapilerine gittik.

Daha yeni yeni kabuğumuzdan çıkıyoruz

Bu yeni durumla nasıl başa çıkabileceğimizi, nasıl davranmamız gerektiğini öğrenmemiz gerekiyordu. Çocuklarım olmadan bir hayat düşünemeyen, onlarsız karanlıkta olan bir anne olduğumdan, model olarak iyi bir anne olmanın, çocuklara sıkı sıkıya yapışmanın ve bağımlılık olduğunu düşünüyordum. Ben birey olamamışım ki onlara birey özgürlüğü tanıyarak büyütebileyim.
Terapiler sırasında doğru bildiğim her şeyin yanlış olduğunu öğrendim. Oğlumla ilgili düğün planlarım, askerlik gibi tüm hayallerim başıma yıkıldı. Çevremizden onun eşcinsel olduğunu sakladık. Daha yeni yeni kabuğumuzdan çıkıyoruz. Bir çocuğumu kaybetmiştim, başka bir çocuğu kazanmaya çalışıyordum. Mete’nin hayatı nasıl algıladığını, sosyal çevresini merak edip ona ulaşma ve onu anlama çabalarım hep devam ediyor. Yıllardır onu çok iyi tanıdığımı sanıyordum, meğerse hiç tanımıyormuşum.
Şimdi ailemizden giden tek şey çocuklarımıza yüklediğimiz anlamlar oldu. Toplumun bize yüklediği dayatmalar varmış meğerse. Bunlar yıkılınca toparlanmamız için gereken tek bir şey kaldı geriye: Sevgi. Evladım böyle hissediyorsa doğru olan budur. Mete ilk erkek arkadaşını eve getirip bizimle tanıştırdığında, kafanızdaki önyargılar yüklenen anlamlar kalktığında kızımın erkek arkadaşını eve davet etmesi arasında hiçbir fark göremedim. Ancak bu seviyeye gelebilmek için çok karanlık günler geçirdik.

Sivil topluma saygı savunulmalıdır

İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye’de lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel ve travestileri savunan bir derneği kapatma kararının, demokratik haklara ve örgütlenme özgürlüğüne karşı resmi baskının tehdit oluşturduğunu gösterdiğini bildiriyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü raportörü Emma Sinclair; “Türk yetkilileri, sivil toplum örgütlerini tacize müstahak kuruluşlar olarak mı, yoksa özgür bir toplumun vazgeçilmez unsurları olarak mı gördüğüne karar vermelidir” diyor ve ekliyor: “Hoşgörünün ve sivil topluma saygının Türk hükümeti tarafından savunulması ve desteklenmesi hayati önem taşımaktadır.”
Eda K., iki ay önce yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor: “Lambdaistanbul’u keşfettiğimde hemen bilgi almak istedim. Derneğe adımımı atar atmaz polis baskını oldu ve herkesin kimlikleri toplandı. Baskının nedeni olarak derneğin fuhuşu teşvik ettiği iddia edildi. Ben bir anne olarak bunu savunan herkesin saçmaladığnı düşünüyorum.”

08.06.2008
Haber: ZEYNEP BAKIR
KAYNAK: TIKLA

Eşcinsel derneğine sürpriz destek!


İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi nin kapatma kararı aldığı Eşcinseller Derneği Lambda İstanbul a, en homofobik yazar ilan ettikleri Müslüman yazardan sürpriz destek:

29 Mayıs perşembe günü İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde hakkında kapatılma kararı verilen, Lambda İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, kararı temyiz ettirmeye çalışırken, kendilerine sürpriz bir destek geldi. İslami Kesim yazarlarından, üstelik derneğin 2006 yılında kendisini en homofobik yazar adayları arasında öne çıkarttığı ve Hormonlu Domates Ödülü vermeye kalkıştığı isimlerden Ali Murat Güven, Eşcinseller Derneği nin kanun zoru ile kapatılmasına karşı olduğunu açıkladı. Eşcinseliğin bir yaşam tarzı gibi sunulmasına karşı tavizsiz duruşu ile dikkat çeken Ali Murat Güven, "Tüzükte kanuna aykırı maddeler varsa bunlar düzeltilebilir, bu gerekçe ile bir sivil toplum örgütünün kapatılmasına karşıyım" dedi. Yazar, kapatma istemini bir sistem hatası olarak yorumlarken, Bu böyle gitmez dedi. Güven, "Bütün dünyayı kapatamazsınız, bütün dünyayı içeri atamazsınız ve bütün dünyayı öldüremezsiniz... Sünnileri bunalttınız, Alevîleri bunalttınız, Gayrımüslimleri bunalttınız, Türkleri bunalttınız, Kürtleri bunalttınız. Şimdi de eşcinselleri bunaltıyorsunuz" diyerek insan özgürlüklerin önünün açılmasını talep ettti. 2006 yılında Brokeback Dağı Koyboyları filmine karşı sert eleştirilerinen dolayı, eşcinsellerin öfkesini çeken ve hormonlu domates ödülü verilemeye kalkışılan Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Murat Güven, bu karar ile Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan ın durumu arasında bağlantı kuran bir yazı kaleme aldı. Yazıyı gazeteye yetiştiremeyen Ali Murat Güven, haftada bir yazısı yayaınlandığı için bir hafta sonra bu yazının yayınlanmasının çok geç olacağını belirterek yazısını editör arkadaşımızla paylaştı. Bu ilginç yaklaşımı biz de sizlerle paylaşmaya karar verdik. İşte o yazı: Türkiyeli eşcinseller ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan arasındaki doğrusal ilişki ALİ MURAT GÜVEN Yeni Şafak gazetesi yazarı Uzun hikâyedir; ancak bilenler gayet iyi bilir. Türkiye’deki eşcinsel câmiası beni sevmez; ben de onları... Bana, 2006 yılında -kendi aralarında düzenledikleri anketler sonucunda- “yılın en homofobik yazarı” ödülünü vermeye kalkışmışlardı. Onlar, bu organizasyonlarına daha ziyade “hormonlu domates ödülleri” diyorlar. Gerekçeleri de “Brokeback Dağı” gibi eşcinsellik övgüsü yapan filmlere karşı olmamdı. Sonradan, kendilerine “böcekler” diyen bir kadın yazar ortaya çıkınca, oyları hemen o yöne doğru kaydı ve bir süre liste başında giden bendeniz geri sıralara düştüm. Ödülü kazansaydım, Taksim Meydanı’nda düzenlenecek olan törene de bizzat gidecektim. Yanımda bir buket çiçek ve dernek yöneticilerine armağan edilmek üzere, Yeni Şafak yayınlarından çıkan bazı Türkçe Kur’an-ı Kerim nüshalarıyla birlikte... Ki bu kararımı o günlerde, yarışmayı düzenleyen Lambda İstanbul Derneği’ne de yazılı olarak bildirdim. Ödülümü almak üzere, elimde Kur’an-ı Kerim ciltleriyle birlikte, eşcinsellerle dolu bir meydana gittiğimde nasıl bir manzarayla karşılaşırdım doğrusu pek bilemiyorum; ancak bereket versin diğer kadın yazar son anda oylamada öne geçti de eşcinsel aktivistler benimle karşılaşmaktan kurtuldular. Bütün bu “karşılıklı antipati atmosferi” içindeki temel farkımız ise benim “sevmek” ile “merhamet etmek” edimlerini birbirinden kesin çizgilerle ayıran bir adam olmamdır. Bunu da Müslüman kimliğime borçluyum. Evet; eşcinselleri ve eşcinselliği sevmem. Ancak, bütün hayatım boyunca tek bir eşcinsele dahi fiske vurmuş ya da karşılıklı bir görüşmede hakaret etmiş değilim. Böyle tutum ve davranışları kişisel olarak asla desteklemediğim gibi, buna yeltenen ilkel adam ve kadınları da hiç sevmem. Hele de otoyollarda eşcinsel fahişeler görünce bir akşam pazarlık etmek için durup, ertesi akşam ise en iddialı maço kesilerek onları araçlarıyla ezmeye kalkışan ikiyüzlü bir ahlâkın savunucusu konumundaki şerefsizleri, öldürmeye çalıştıkları (bazen de ne yazık ki öldürdükleri) o insanlardan ruh olarak çok daha düşük düzeyde birer “kubur faresi” olarak görmekteyim. Eşcinseller ve eşcinselliğe yönelik bu karşı duruşumun ise iki temel argümanı var. Birincisi kutsal kitapların ve onların vaaz edicisi konumundaki peygamberlerin bu konudaki uyarıları... İkincisi ise doğrudan doğruya tıp bilimi ve onun yüzlerce yılın gözlem ve deneyimleri ışığında, hiç bir tartışmaya mahal bırakmaksızın ortaya koyduğu somut gerçekler... Velhasıl, canım öyle istiyor diye ya da içimdeki gizli psikopatı tatmin etmiş olmak adına “eşcinsel karşıtı” değilim. Zaten eşcinseller de ne ilâhiyatın ne de tıp biliminin yanlarında olmadığını, bu hikâyenin ta en başından beri çok iyi bilmekteler... O yüzden, her ikisiyle de araları iyi değil. Neredeyse “tehdit ve terörize edilerek” arzu edildiği gibi konuşturulan bir avuç marjinal hekimin dışında, tıp dünyası (küresel ölçekte faaliyet gösteren onca kudretli eşcinselin dayanılmaz baskılarına karşılık) günümüzde bile hâlâ bu olay için “sağlıklı bir cinsellikten sapma” diyor. Bilinen bütün semavî dinler de öyle... O yüzden, 21’inci yüzyılda yaşayan aklı başında bir Müslüman olarak, eşcinselleri sevmek durumunda değilim. Ancak, onlara “merhamet etmek” zorundayım. Onlardan Peygamberim de hoşlanmıyordu, olabildiğince mesafeli duruyordu; ancak gerektiği ölçüde “merhamet ediyordu.” Çünkü, her insanda, son nefesini vereceği âna kadar “nedâmet getirmek”ten yana bir umut vardır. Mekke ve Medine’de ilk Müslüman kuşağından hiç kimse, eşcinsellere yönelik “linç partileri” falan düzenlemedi. Onları, en fazla bu tercihleri üzerine adamakıllı düşünmeye davet ettiler ya da gençler karşısında ayartıcı bir rol üstlenmesinler diye yakın çevrelerinden uzak tuttular. Hepsi o kadar... Günümüzde de dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan kadın ve erkek eşcinsellerin tümü hayatlarını “fuhuş yaparak” kazanmıyor. Türkiye’de de öyle... Ortak bir “vatandaşlık kimliği” altında aynı vatanı paylaştığımız bu insanların büyük bir bölümü, kamuflajlı bir hayat içinde normal işlerde çalışıyor, üretiyor, istihdam oluşturuyor ve devlete vergi ödüyorlar. Eşcinsellikleri ise -bunun agresif bir biçimde propagandasını yapıp çevrelerindeki masum çoluk çocukları “haz nesneleri”ne dönüştürmedikleri sürece- gerek dinsel, gerekse tıbbî açıdan yalnızca kendi hayatlarını ve ahiretlerini zarara uğratan kişisel bir zaafları... Ha, bir de belki onlarla birlikte takılan partnerlerininkini... Hâl böyle olunca, uygar bir devlet düzeni içinde de “linç politikası” ile hareket edilemez. Eşcinsel bir vatandaşın çocuğunu gönderdiği okulun harcında dindar bir yurttaşın da ödediği vergiler vardır. Aynı şekilde, dindar bir yurttaşın ibadetini yaptığı caminin harcında da eşcinsel bir yurttaşın doğrudan ya da dolaylı emeği olabilir. Millî servet, bu ülkede yaşayan bütün insanların ortak alın terinden oluşmaktadır ve o servetin içine karışan “kirli para”yı ancak ve ancak niyetin saflığı temizler. Tıpkı, İstanbul-Esentepe’de, ünlü bir kadın piyango satıcısının inşâ ettirdiği güzel bir camide yıllardır hep birlikte namaz kılmamızda olduğu gibi... Allah hiç kuşkusuz ki, şaşmaz terazisiyle nihai amacı hayırlı olan her ürün ve hizmetin içindeki kiri ayrıştırabilecek kudrete sahiptir. * * * Eşcinsellik ve eşcinseller hakkında, çok uzun yıllardan bu yana yukarıda özetlemeye çalıştığım türden bir ön kabule sahipken, geride bıraktığımız hafta gazetelerde sürpriz bir haber okudum ve epeyce canım sıkıldı. İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, eşcinsellerin Türkiye’deki en büyük ve de ciddi sivil toplum örgütü konumundaki “Lambda İstanbul” hakkında, tüzüğünün Dernekler Yasası’na aykırı bazı bölümler içerdiği gerekçesiyle kapatma kararı almış. Haber üzerine eşcinsellerin sitelerine ve bu haberi sütunlarına taşıyan kimi internet portallarındaki okur yorumlarına (ki büyük bölümü eşcinsellerden gelen yorumlardı bunlar) bir göz attım. Müthiş bir yılgınlık, öfke, üzüntü ve yıpranmışlık ifadeleri içermekteydi karara ilişkin yorumlar. Eşcinsellerin organizasyondan uzak ve dağınık olduklarında sergiledikleri o itici saldırganlığa karşılık, görece daha ciddi bir biçimde hareket eden, internet siteleri işletip dergiler çıkararak mensuplarının “gazını alan” bu dernek sayesinde nicedir tutunacak bir dal bulduğunu düşünen bir kaç yüz bin dolayındaki insan, mahkemenin kararından sonra kendilerini âdeta “devletin tecavüzüne uğramış” gibi hissediyorlardı. Ve ne yazık ki bana göre dibine kadar da haklıydılar. Bir topluluğun kendini demokratik yollarla ifade etme imkânlarını ne kadar daraltır ve o topluluğu ne kadar köşeye kıstırırsanız, hedef aldığınız bu kitleyi de o denli bunaltır ve saldırganlaştırırsınız. Böyle bir durumda ise insanlar arasında insan gibi diyalog kurmanın o yumuşak iklimi adım adım ortadan kaybolacaktır. Türkiye, “Dünya üzerinde Kürt diye bir halk ve Kürtçe diye bir dil yoktur” şeklindeki teziyle bu bunaltılmışlığın bedelini çok ağır ödemiş bir ülke... Halen de kanımız ve malımız ile çatır çatır ödemekte olduğumuz bir bedeldir bu... 1923 yılında, henüz ülkedeki her şey son derece taze ve güzelken, “Türkiye Cumhuriyeti, bu topraklarda yaşayan farklı etnik unsurlar tarafından, ortak bir ideal uğruna hep birlikte kan dökülerek kurulmuştur ve bu mücadelenin içinde yer almış bulunan herkes hukuken Türk’tür. Onun dışında, her yurttaş nüfus kâğıdına gerçek etnik kimliğini, gerçek ana dilini, gerçek dinini ve mezhebini rahatça yazdırabilir. Bu bilgileri gündelik hayatında özgürce kullanabilir, yayabilir, etnik kökenlerini unutmamasını sağlayacak her türlü din ve dil eğitimini alabilir. Devletten de kendisine, verdiği bu bilgiler ışığında muamele edilmesini isteyebilir” şeklinde kısa bir paragrafla çözülebilecek olan bir mesele, şimdi Kandil’e akınlar yapıp duran, ancak oradaki “çapulcular”ı bir türlü tam olarak bitiremeyen F-16’larla çözümlenmeye çalışılıyor. Eşcinsellik de bütünüyle aynı konumda bir sorun... Onları, yukarıda andığım dinsel ve tıbbî argümanların ışığında, toplum olarak sevmiyoruz. Üzerlerindeki kamuflajları çıkartıp aramıza karışmalarını ve kimliklerini serbestçe deşifre etmelerini istemiyoruz. Bu “hâl”lerini fark ettiğimiz andan itibaren onları işe almıyoruz, almışsak da tez zamanda atıyoruz. Bu kitleyi okullarda, hastanelerde, orduda ve kurduğumuz şirketlerde barındırmıyoruz. Ancak, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de -reddi mümkün olmayan- bir “eşcinsel nüfusu” mevcut. Bunları bir meydana toplayıp üzerlerine napalm bombası atamayacağımıza göre (ki dinen, ahlâken ve hukuken böyle bir hakkımız yok) o zaman, onlarını kendilerini, bizim de kendimizi denetim altında tuttuğumuz, “karşılıklı tahammül” esasına dayalı bir toplumsal düzen içinde yaşamayı ne yapıp edip öğrenmek zorundayız. Bir de tabiî her marjinal grup gibi, onlara da bütün bu kuşatılmışlık içinde kendilerini biraz daha iyi hissedebilecekleri, “soluk alabilecekleri” türden sivil toplum örgütleri kurma; basılı, görsel ve elektronik yayıncılık yapma hakkını sunmakla yükümlüyüz. Yoksa, böylesi bir “kapana kıstırılmışlık” duygusu, önünde durulmaz bir öfke patlaması ve onun ardından gelen keskin bir bilenmişlik içinde, toplumun geneline eskisinden çok daha ağır hasarlar verecektir. Kapatma kararını veren mahkeme, Lambda İstanbul Derneği’nden, tüzüğünün içeriğindeki genel ahlâka ve hukuka aykırı olduğu düşünülen sorunlu bölümlerin düzeltilmesini talep edebilirdi. Ki bunu onlardan her Türk vatandaşı talep etmektedir zaten. Ancak, kısmî bir kusurdan hareketle topyekün kapatma kararı verilmesinin ardında durabilmek ise mümkün değildir. Özellikle AKP iktidarından sonra, başta bu partiye yönelik kapatma dâvâsı olmak üzere, neredeyse her siyasal ve sosyal konuda “baltayı dâvâ dosyasının tam ortasına indirip onu ikiye ayırma” tekniğiyle hareket etmeyi alışkanlık hâline getiren Türk yargısı, bu ürkütücü görünümüyle, 2000’li yıllarda AB uyum süreci kapsamında değiştirilen irili ufaklı binlerce yasadan zerre kadar haberi yokmuşcasına, “züccaciyeci dükkanına girmiş fil” örneğinde olduğu gibi alabildiğine savruk bir tavır içinde ilerliyor. Dahası, bu tavrın ardında “haberdar olmamak”tan ziyade “uyum sürecini sallamamak” gibi genel bir “direnme kararı”nın olduğu izlenimi uyanıyor kitlelerde. Hani, sanki topluma ve iktidara verilmek istenen mesaj şöyle bir şeymiş gibi: “Siz istediğiniz kadar kendi yetki bölgenizde debelenip durun, bunun bizler açısından hiç bir önemi yok. Türkiye, tıpkı 80 yıldır olduğu gibi, halkının en küçük bir apoletten ya da unvandan tırstığı, parlamentosunun sadece adı parlamento olan, Arap ülkelerinin birazcık ilerisinde ancak Avrupa’nın fersah fersah gerisinde üçüncü sınıf bir Ortadoğu demokrasisi olarak varlığını sürdürecektir. Bu genel kararımızı da feriştahı gelse değiştiremez.” Nasrettin Hoca damdan düştüğünde ilk sözü, “Bana damdan düşen birini getirin” olmuş. Ülkeyi yöneten iktidar partisini üç-beş tane gazete kupürünün jurnaline dayanarak kapatmaya kalkıştıklarından beri biz muhafazakâr seçmenler de aynen Nasrettin Hoca’nın pozisyonundayız. O yüzden, önüne her kim çıkarsa çıksın -solcular, Kürtler, sert İslâmcılar, ılımlı İslâmcılar, eşcinseller- habire kıran döken, içeri atan ve kapatan bir yargı sistemi karşısında Lambda İstanbul Derneği mensuplarının hâlet-i ruhiyesini, kurduğum iyi niyetli bir empati eşliğinde çok doğru anladığıma inanıyorum. Bu böyle gitmez. Bütün dünyayı kapatamazsınız, bütün dünyayı içeri atamazsınız ve bütün dünyayı öldüremezsiniz. Sünnileri bunalttınız, Alevîleri bunalttınız, Gayrımüslimleri bunalttınız, Türkleri bunalttınız, Kürtleri bunalttınız. Şimdi de eşcinselleri bunaltıyorsunuz. Bunu yaparken de öylesine garip ve hastalıklı bir merhamet mekanizması işletiyorsunuz ki tam olarak ne düşündüğünüzü, ne yapmaya çalıştığınızı hiç kimse anlayamıyor. Onlarca polis, asker ve sivili gözünü kırpmadan öldürmüş bir teröristi, ciğerleri su topladığında “hasta” diye affedip, kendi kafanıza göre, geldiği dağlara geri gönderebiliyorsunuz. Üstelik, öldürdüğü insanların hiç birinin ailesinden izin ve onay alma gereğini duymadan... Fakat, buna karşılık, 1974 yılında, ülkeyi yöneten iki adamdan biriyken attığı son derece kritik imzayla -hâlâ her yıldönümünde bando mızıka eşliğinde böbürlendiğiniz- cesur bir savaşa girişip size dünyanın en stratejik adasını kazandıran 82 yaşındaki bir eski başbakanı, bırakın Türkiye’nin laik düzenini değiştirmeyi, daha ayakta bile durabilecek hâlde değilken gözünüzü kırpmadan cezalandırıyorsunuz. En sevimsiz kriminolojik profiller karşısında dahi indirimlerle, genel aflarla gayet bonkör bir biçimde işleyen bağışlama mekanizmanız ona gelince en fazla “cezaevi hapsi”nden “ev hapsi”ne dönüşüyor. Sağmalcılar’da yıllar yılı THKP-C’cilerin koğuşlarına girip tekmil alamazken ve bundan da hiç utanmazken, devletin en kritik sırlarını bilen 82 yaşındaki bir emekli devlet adamına, her sabah 20 yaşındaki bir jandarma eri karşısında tekmil verdirtmekten rahatsız olmadınız ne yazık ki... Allah aşkına, bu ülke sonunda infilak edip bir iç savaşa sürüklenmeden, azıcık da olsa değişin artık...

KAYNAK: TIKLA

19.10.08

Bir üniversitede ilk eşcinsel kulübü



Bir üniversitede ilk eşcinsel kulübü

İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde kurulan gay-lezbiyen öğrenci kulübü, Türkiye'de bir ilke imza attı. 15 öğrenci tarafından bir ay önce kurulan ve üniversitede paneller düzenleyecek olan kulübün üyeleri "Heteroseksüeller de bize destek oluyor" dedi.

Bir üniversitede ilk eşcinsel kulübü

Bilgi Gökkuşağı Lezbiyen - Gay - Biseksüel - Transseksüel - Travesti Kulübü'nün kurucuları "Darısı diğer üniversitelerin başına" diyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri, LGBT (Lezbiyen Gay Biseksüel Transseksüel- Travesti) kulübü kurarak, üniversite sınırlarında ilk kez resmiyet kazandı. Bilgi Gökkuşağı LGBT adıyla bir ay önce kurulan kulüp, üniversite yönetimine takılmadan faaliyetlerine başladı. "Bir grup çirkin ördek yavrusu kuğuya dönüşmek ve başka çirkin ördek yavrularını da bulup kuğuya dönüştürmek için bir araya geldik" diyen 15 öğrenci, kampus içinde çeşitli etkinlikler düzenlemek için kolları sıvadı. LGBT temalı film gösterimleri, söyleşiler, sempozyumlar, sorunlara dikkat çekmeyi planlayan paneller, okulun psikolojik adnışmanlık biriminin de desteğiyle gerçekleştirilecek. Bireylerin kimliklerini açıklama, kendileriyle barışma süreçlerine destek olmak amacıyla hazırlanan broşürler okul içinde dağıtılacak.

KAPILAR HERKESE AÇIK
Kulübün kapıları, homofobik (eşcinsellik korkusu) olmayan tüm Bilgi Üniversitesi öğrencilerine açık. Aralarında heteroseksüellerin de bulunduğu kulüp, faaliyetlerini hem Dolapdere hem de Kuştepe'deki kampuste sürdürecek. Üniversitenin, LGBT bireyler için nasıl daha üretken ve sorunsuz bir biçime dönüştürebileceği üzerinde de durulacak.

YALNIZ DEĞİLSİNİZ!
Üye sayısını artırmayı hedeflediklerini söyleyen Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü son sınıf öğrencisi olan 23 yaşındaki Özgül Herdem, "Yalnız olduğumuzu düşünerek yola çıktığımızda fark ettik ki aslında okulda çok kişiymişiz. Amacımız 'Yalnız değilsiniz!' diyerek üye sayımızı artırmak. Böyle bir çalışma ihtiyacımız vardı. Heteroseksüel varsayıldığımız bir yapıda, kimliklerimizle barışık bir biçimde yaşamak çok güç. Kimseye terapi yapmaya niyetimiz yok. Sadece homofobik yaklaşımları kırmak istiyoruz. Kadın eşcinsellerin daha fazla görünür olması kişisel nihai amacım" diye konuşuyor. Sinema-TV Bölümü son sınıf öğrencisi 23 yaşındaki Aykan Safoğlu ise Türkiye'de bir üniversitede cinsel yönelim farkındalığı olan ilk yasal kulüp olduklarının altını çiziyor ve ekliyor: "Yıllarca açıklık ya da idari sorunlar nedeniyle bir LGBT kulübü üniversite bünyesinde kurulmamıştı. Şartlar hepimizin çabalarıyla iyileştirildi. Bir ilki başardığımız için kendimizle gurur duyuyoruz. Darısı, başka üniversitelerdeki arkadaşlarımızın başına. Birbirimizden güç alarak bir araya geldik.Biz varız, buradayız ama hâlâ nasıl varlıklar olduğumuzu bilmiyorlar. Üniversiteden mezun olduğumda bizden sonrakilere miras kalan bir çalışma olsun istiyorum. Faaliyetler bizden sonra da devam etmeli."

'BİZİMKİSİ YÖNELİM'
Eşcinselliğin heves ya da merak olmadığını vurgulayan Aykan, sözlerini şöyle bitiriyor: "Bizimkisi cinsel tercih değil, yönelimdir. Hep 'cinsel tercih' diye yanlış bir anlatım kullanılıyor. Kimse isteyerek ya da merak ettiği için eşcinselliği tercih etmez. Arada çok büyük fark var."

Pervin METİN / MERKEZ

KAYNAK: TIKLA

PARVEZ SHARMA

"PARVEZ SHARMA" A GAY İNDİAN MUSLİM EXPLORİNG İSLAM AND HOMOSEXUALİTY

Eşcinsellik Dosyası

KONU BAŞLIK'LARI:

18.10.08

Gay ve Lezbiyenlere Serbestlik AKP’ye Nasip Oldu!

AB’a uyum hızlı başladı… Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Gay ve Lezbiyen derneği tüzüğünü ahlaka aykırı bulmadı(!)

Peşinen kanunlara konmuş
Başsavcı kararında, 5253 Sayılı Dernekler Kanunu’nun, AB Siyasi Kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olunan uluslararası insan hakları sözleşmeleri dikkate alınarak hazırlandığı belirtildi.

Başörtüsü’ne getirilemeyen özgürlük
Kararda AKP’nin AB’ye uyum çerçevesinde hazırladığı son Türk Ceza Kanunu’na atıfta bulunularak “Yeni TCK’nın yapılandırılmasında ‘cinsel yönelim ayrımcılığının’ tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmak ahlâksız olmak anlamına gelmez. Aslolan tüm ahlâk bilimleriyle uğraşanların ortak birleştikleri nokta olan insan iradesinin hür olması gerektiğidir” denildi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, KAOS Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırma ve Dayanışma Derneği’nin adında ve tüzüğünde ahlaka aykırı bir durum bulunmadığı gerekçesiyle, derneğe kapatma davası açılmasına yer olmadığına karar verdi. Basın Savcısı Kürşat Kayral, Ankara Valiliği’nin derneğin adında ve tüzüğünde ahlaka aykırılık bulunduğu iddiasıyla derneğe kapatma davası açılması istemiyle yaptığı başvuruyu karara bağladı.
Kararda, 5253 Sayılı Dernekler Kanunu’nun, AB siyasi kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olunan uluslararası insan hakları sözleşmeleri dikkate alınarak hazırlandığı belirtildi.
Yasanın temel felsefesinin derneğin özeline girmemek, resmi makamların veya kamuoyunun gözetiminden uzak serbestçe etkinlikte bulunmasını sağlamak olduğu anlatılan kararda, ”Yasa, devletin derneklere karşı baskıcı değil, kollayıcı tavrını göstermesi usulüne göre yapılandırıldı” denildi.

“Toplumlara göre değişir”
Uluslararası sözleşmelere ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne atıf yapılan kararda, eşcinsellik de irdelendi. Cinsel işlev bozukluklarının genel olarak ahlaki bozulmanınbir sonucu olarak düşünüldüğü, ancak Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından ”başlı başına bir bozukluk” olarak ele alınmadığı ve eşcinselliğin spesifik olarak tanımlanmadığı kaydedildi.
”Lezbiyen” ve ”gay” kelimelerinin günlük hayatta ve bilimsel araştırmalarda rahatlıkla kullanıldığına işaret edilen kararda, ”Bu kavramlar, toplumlara göre değişir. Yeni TCK’nın yapılandırılmasında ‘cinsel yönelim ayrımcılığının’ tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmak ahlaksız olmak anlamına gelmez. Aslolan tüm ahlak bilimleriyle uğraşanların ortak birleştikleri nokta olan insan iradesinin hür olması gerektiğidir” denildi. Kararda, derneğin adında ve 23 maddeden oluşan amaç bölümünde ahlak dışı olarak tanımlanabilecek bir husus bulunmadığı ifade edilerek, uluslararası sözleşmeler de dikkate alınarak derneğin kapatılması talebiyle kamusal dava açılmasına gerek olmadığı kaydedildi.

Haber: Anadolu Ajansı
KAYNAK: TIKLA

İslam, Eşcinsellik ve İnsan Hakları

İslam, Eşcinsellik ve İnsan Hakları

Türkiye’de insanların yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu resmi kaynaklarca sık sık vurgulanır. Bu oran gerçekte çok daha az olsa da çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yaşadığımızı kabullenmemiz gerekiyor. Bu anlamda Türkiye’de doksanlardan sonra başlayan LGBTT (lezbiyen, gey, biseksüel, travesi ve transeksüel) hareketi bu gerçekliği göz önünde bulundurarak çalışmalarını yürütüyor. Her ne kadar eşcinsel olmak dinsizlikle bağdaştırılmış ise de gerçekte eşcinsel olmak ile dine inanmak arasında ters orantı gözlenmemiştir. Ancak eşcinsel politikalarını savunan birinin din ile ilişkisinin materyalist bir yerden kurduğunu söyleyebilirim. Dinlere ve tanrıya inanmayan biri olarak hem Müslüman hem de eşcinsel olmanın bağdaşabileceğini, bu durumun kişisel bir tutum olduğunun altını çizmek isterim. Yine de bu gerçekliği hiçbir zaman dezavantaj olarak görmemiş genel olarak İslam’ın eşcinselliği değerlendirmesinin altında sadece dinin değil heteroseksizmden kaynaklanan önyargılar olduğunun bilincinde olunmuştur. İslam kanunları ile yaşayan ya da İslam’i ahlak değerlerinin kanunlaştırıldığı toplumlarda eşcinsellik ile Müslüman bireylerin eşcinselliklerinin sürekli çatışma halinde olduğu gözlenmiştir.

İran’da eşcinseller İran İslam Devriminden sonra tek tek idam edilmiştir. Günümüzde de bu idamlar devam ediyor. Suudi Arabistan’da ise yine şeriat kanunlarınca eşcinsellere işkence ve hapis cezaları veriliyor. Cezayir ve Tunus da benzer yasları eşcinsellere karşı uygulanıyor. Genel olarak bakıldığında İslam hukukunun hakim olduğu devletlerde eşcinsellik bir suç olarak tanımlanıyor. Ayrıca cezaya tabii tutuluyor. Türkiye ise Laik bir devlet olmasına rağmen eşcinsellik konusunda çekimser tavrını koruyor. Hem kendi iç yasalarında hem de uluslar arası çalışmalarda BM (Birleşmiş Milletler) gibi toplantılarda eşcinsellik konusunda sessiz kalmayı tercih ediyor. Yine de diğer Müslüman kültürlere göre eşcinsellik konusunda açılım sağlayabilecek tek ülke gibi görünüyor. En azından Türkiye’de kurulan birkaç eşcinsel derneğini resmi olarak kabul etmiş oldular. Tabii ki Türkiye’nin laik ve demokratik bir yönetiminin batı ekseninde kendine model almasının bu algıya katkısını unutmamak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin LGBTT konudaki çekimser tavrına karşın İslam kültürünün ağırlıkta olduğu ‘Diyanet işleri’ ve buna yakın diğer kuruluşlar -buna cemaatler de dahil- eşcinselliğin ahlaksızca bir durum olduğunda hemfikir görünüyorlar.

Türkiye’de son yıllarda insan hakları konusunda özellikle de türban konusunda çalışmaları ile bilinen Mazlum-Der diğer insan hakları kurumlarınca da bilinen bir kurum olmasına rağmen eşcinsellik konusundaki tavrının net olmadığını, hatta bazı yöneticilerinin LGBTT bireylerinin hastalıklı olduklarını ifade ettiklerini biliyoruz. Yine bir söyleşide Mazlum-Der adına konuşan Abdurrahman Dilipak ‘eşcinselliğin bir hak ihlali olduğunu’ açıkça ifade etmiştir. Vakit ve Yeni Şafak gazetelerinin bazı köşe yazarları eşcinselliği bir hastalık bir ahlaksızlık biçimi olarak görmüşlerdir. Müslüman kesimden eşcinsellik konusunda tek bir olumlu tavır gözlenmezken eşcinsellerin turban konusunda gösterdikleri açık tutum görmezlikten gelinmiştir. Aynı şekilde insan hakları konusunda türban için mücadele eden diğer insanların görmezden gelindiği gibi.

Hem batıda hem doğuda insan hakları konusunda büyük bir yarılmanın olmasını dört gözle bekleyen insanların olduğu bilinmektedir. Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz diyerek eşcinselliği batılı bir hastalık görmekle beraber, batılı ülkelerde Müslüman olmak şiddet ve tehlike ile özdeşleştirilmiştir. Her iki özcü yaklaşım bizleri insan hakları bağlamında geriye götürmekte, uzlaşma zeminini ayaklarımızın altından çekip almaktadır. Türkiye’de birçok cemaat eşcinselliğin İslam kültüründe yerinin olmadığını, batılıların bize bulaştırdığını iddia etmişlerdir. Ayrıca eşcinselliği bir ahlaksızlık olarak görmüşlerdir. Batılılar ise Müslümanların kendi yaşam tarzlarını ve değerlerini ihlal ettiklerini düşünerek türbanı yasaklamışlardır.

Nasıl ki Türkiye Müslüman bir ülke olmasına rağmen Türban konusunda batılılar gibi düşünüyorsa batılı bazı devletler de Polonya gibi eşcinselliği kötü bir şey olarak görüyor. Sorunun Müslüman olmak olmadığının, aslında konunun iktidar biçimlerinin bir ödeşmesi, çekişmesi olduğunun göz ardı edilmemesi gerekiyor. 11 Eylül’den sonra ‘Müslümanlık’ karşı bir kültür olarak gösterilmeye devam ediliyor. Ezilenler ise çoğunlukla kadınlar ve çocuklar oluyor. Müslüman devletlerinde ise eşcinsellik günah keçisi olarak kabul ediliyor. Batılı toplumlar da tersi bir yerde ahlaki değerler üzerinden yıpratılmaya çalışılıyor. Bu iktidarlar savaşında kaybeden yine ‘insan hakları’ oluyor.

İngiltere’de, Hollanda’da ve Almanya’da Türban çeşitli biçimlerde yasaklandı. Özellikle Hollanda’da Burka ile sokakta dalaşılmasının yasaklanması birçok batılıyı endişeye sevk etti. Bu vesile ile de batılı kalemlerden bazıları bu yasaklamaların özgürlüklere vurulan bir darbe olduğunu ve batının insan hakları anlamında çifte standart uyguladıklarını şu örneklerle açıklamaya çalıştılar; Hollanda’da eşcinseller el ele yürürken burka giyenler sokakta neden dolaşmasın. Batılı insan hakları savunucularının eşcinselliği örnek seçmeleri bir tesadüf mü? Aslına bakarsanız hiç de tesadüf değil çünkü batıda eşcinsellik halen tam anlamıyla kabul edilmese de eşcinsellik Hollanda gibi bir ülkede en büyük özgürlüklerden biri olarak kabul ediliyor. Tabii ki batılı insan hakları temsilcilerinin bu örneği verirken İslamcıları ne kadar mutlu kıldıklarını bilemezler. Çünkü İslamcılar için batılı yaşam tarzı içinde bir mevzi kazanmak oldukça önemli. Hele de eşcinsellik gibi iğrenç bir şeye tanınan haklar karşısında aynı hakların Müslümanlara gösterilmemesi canlarının en çok sıkıldığı ayrıca çifte standart olarak saydıkları bir durum. Oysa bu tavırda bile Müslümanlarda Homofobinin ne kadar içkin olduğunu görüyoruz. Tıpkı batıda gelişen İslamfobinin içkin olması gibi.

Aynı çizgide Türkiye’de kalem oynatan bir kısım sol yazar-çizer de görmek mümkün. Hatta bu kişiler ABD’nin ve diğer batılı devletlerin İslam karşısındaki tutumunu İslam devletlerine tavizsiz destek vererek sürdürmektedirler. Marksist-Leninist çizgide ezilenlerin mücadelesine İslamcı da olsa her koşulda destek vermek meşru bir durum olarak algılanıyor. Amerika’ya ve Batıya getirilen eleştiriler farklı biçimlerde İslam ülkelerine getirilince ABD’nin ekmeğine yağ sürüyorsunuz diye paylanıyorsunuz. Bu yazar-çizer takımının İslam’ın kadınlara ve eşcinsellere karşı yürüttüğü acımasız politikayı nedense pek gündemlerine almıyorlar.

Tabii ki sol yazar-çizer takımının bu yanlı ve tek taraflı tutumu karşısında İslamcı yazarların kadınlara ve eşcinsellere karşı daha tutarlı davranacağını düşünmek hata olur. Onlar da benzer bir yerden eşcinsellerin hakkı varken batıda Müslümanların hakkı neden yok diye bas bas bağırıyorlar. Ancak göremedikleri bir şey var ki Müslüman ülkelerin nerdeyse hepsinde eşcinsellik ölüm sebebi ya da ceza sebebi sayılıyor. Travesti ve Transseksüeller Türkiye’de her gün yeni bir baskı ile karşılaşıyor. Ancak eşcinsellik konusunda bir tek İslamcı yazar bugün çıkıp da insan hakları bağlamında eşcinselliği savunmuyor. Yoksa eşcinsellik üzerinde konuşulacak kadar değerli bir şey değil mi?

Türkiye’de eşcinsel hareket türban konusunu insan hakları bağlamında görüp olaylara objektif bakmaya çalışıyor. Ancak Müslümanların da eşcinsellik konusunda daha tutarlı olması gerekiyor. İnsan hakları hiyerarşisinden kurtulup insanların kendi değerleri ile beraber birlikte yaşayabileceği bir dünyayı kurabilmesi için daha çok çaba harcamaları gerekiyor.

KAYNAK: TIKLA

Türkiye 'de eşcinsel olmak

26 Temmuz 2008 Cumartesi
Türkiye 'de eşcinsel olmak


Biz kabullensek de kabullenmesek de; ülkemizdeki bazı yobazlar istese de istemese de bu ülkedeki bir gerçekliktir eşcinsel olmak. Bir tercihtir, belki de tercih değildir; doğuştan gelen bir özelliktir ama en nihayetinde kabullenilmesi gerekendir.

Erkek eşcinsellerie "gay", kadın olanlarına ise "lezbiyen" diyoruz ama biz bu kelimeleri genelde pornografik bir filmin başlıklarında görüyoruz. Oysaki gizlenen, kendilerini rahatça ifade edemeyen bir topluluktan bahsediyoruz.

Belki de 3. bir cins olarak ilan edilmesi gerekiyor eşcinselliğin. Ülkemizde birçok çevre tarafından kabul görmesinin de tek yolu bu sanırım. Çeşitli formlarda, iş başvurularında ve bilimum tanıtımlarda "cinsiyet" bölümüne "eşcinsel" ya da aynı anlama gelen daha farklı bir ifade konulmalı.


Ülkede ezilen herkesin yanında olmayı görev biliyorum ve yine biliyorum ki bu ülkede eşcinseller bir bakıma eziliyor. Kendi kendini ifade edememek bir anlamda ezilmişlik değil midir?Düşünün, düşünmekten korkmayın. Karşı cinse duyduğunuz ilgiyi düşünün, bazen karşı koyamadığınız o ilgiyi. İlgiyi sadece duygusal anlamda sınırlandırmayın. Cesurca, cinsel ilginizi de düşünün. Sapıkça değil masumca. Ve kendinizi eşcinsel olarak hayal edin. Onların halinden anlayın. İlginizi çeken "şey" in karşı cins değil de hemcinsleriniz olduğunu düşünün. En nihayetinde karşı cinse olan ilginiz ne kadar gerçekçi ve değişmezse, eşcinsellerin de kendi cinsine ola ilgisi o kadar gerçekçi ve değişmez.Biz söz konusu değişmezliği çeşitli yasalarla ya da formlara koymadığımız "eşcinsel" seçeneğiyle değiştiremeyiz.Gaylerin askerlikle ilgili yaşadığı problemlerin ve yaşamda çeşitli yerlerde yaşadığı sorunların tek kaynağı söz konusu yasalardır. Eşcinselleri tanımayan bir ülkede yaşamımızı sürdürüyoruz. Bu engeller en kısa sürede aşılmalıdır. Eşcinseller her alanda özgürce olmalıdır.Sahi, gerçeklerle ne zaman yüzleşeceğiz?

"Das Andere İstanbul - Öbür İstanbul"



İstanbul'un marjinal tarafını anlatan belgesel 'Öbür İstanbul' Berlin'de büyük ilgi gördü..

Berlin'de Panorama bölümünde gösterilen bir film, Almanların ilgisini çekti. "Das Andere İstanbul- Öbür İstanbul" adını taşıyan film, İstanbul'un klasik turistik klişelerinin ötesine geçerek dev metropoldeki aykırı yaşamları, özellikle de eşcinsellerin dünyasını ele alıyor. Malatya'da doğup Bonn'da büyüyen ve Berlin'de felsefe ve sinema okuyan 32 yaşındaki kadın yönetmen Döndü Kılıç, kentin bu gizli yaşamını ortaya koymak için bir avuç aykırı kişiliği ele alıyor: Hem Lambda adlı eşcinsel örgütünün yöneticilerinden olması, hem de askere gitmeyi reddetmesi yüzünden kamuoyumuzun tanıdığı ve bu yüzden bir yıla yakın hapis yatmış olan Kürt kökenli Mehmet Tarhan (Filmde dendiği gibi, yöneticilerin nefret ettiği her şey sanki onda toplanmış!), travesti Güney, Avrupa düşleri kuran orta yaşı geçmiş Mert, her şeyi alaya alıp duran her daim neşeli Bawer, ülkemizde 'gay'lere karşı süregelen ikiyüzlülüğü ve maço kültürü eleştirmede birleşiyorlar. Birinin dediği gibi "Eşcinsellik, hatta travestilik ve dönmelik, zengin ve ünlülerin katında olduğu zaman sorun yok. Hatta toplum sizi bağrına basıp TV ekranlarını bile teslim ediyor. Bütün sorun, hem yoksul, hem de aykırı bir cinsellik sahibi olanlar için." Acemi yanlarına ve konuya dar bir çerçeveden yaklaşma zaafına karşın İstanbul'dan farklı bir görünüm veren, cesur bir belgesel örneği. Bakalım, bizde ne yankı yapacak?

YAZAN: ATİLLA DORSAY BERLİN
KAYNAK: TIKLA

16.10.08

SEVEREK DİNLEDİĞİM VEYA İZLEDİĞİM PARÇALAR...

GÖKHAN ÖZEN - SANA YİNE MUHTACIM (CANLI) @ İBO SHOW (2008)

ÇOK SEVEREK DİNLEDİĞİM BİR PARÇA...



SÖYLEYEMEDİM

YouTube'da öylesine gezinirken gözüme öyle bir çarptı ki bu şiir,
yaralarımı öyle bir deştı ki, inanılır gibi değil.
Sizi üzmek istemem ama izlemek isterseniz buyrun izleyin.



BUYRUN, BUDA ŞİİR'E DAİR BİR ŞARKI:



GÖRMEZ OLSUN, SENSİZ BU GÖZLERİM GÖRMEZ OLSUN
SEVMEZ OLSUN, KALBİM BAŞKASINI SEVMEZ OLSUN...




SEN İMKANSIZSIN
SENSİZLİK İMKANSIZ


A Jihad For Love - LGBT Muslims fight for human rights...

EŞCİNSEL MÜSLÜMANLAR KANUNİ VE HUKUKİ HAK'LARI İÇİN SAVAŞIYORLAR... (Video = İngilizce)

PART 1:



PART 2:



PART 3:

Gözler kalbin aynasıdır

TIKLAYIN VE AYRINTI'LARI OKUYUN...

A Jihad For Love (2008)

"Müslüman eşcinsel'lerin mücadelesi"

İngiltere'de (30-03-2008, Pazar günü) gösterime giren bir film büyük tartışmalar çıkaracak gibi. 'A Jihad for Love' (Aşk için Cihad) adlı bu filmde İslam ülkelerindeki eşcinsellerin yaşadığı sorunlar beyazperdeye yansıtılıyor.





İngiliz The Times gazetesinde 'A Jihad for Love: Can your faith really kill you?' (Aşk için Cihad: İmanınız sizi gerçekten öldürebilir mi?) başlığıyla ve Tim Teeman imzasıyla yer alan haberde bu filmin Batılı sinema seyiricilerini çok şaşırtacağı bildirildi.

İslami rejimlerde veya İslamın gölgesinde yaşayan gay ve lezbiyenlerin karşılaştığı zorlukları gösteren 'Aşk için Cihad' filmi esas olarak gerçek yaşam öykülerinin bir koleksiyonu olarak oluşturulmuş. Yönetmen Pervez Şarma, gerçek hayattan aldığı sarsıcı bir takım röportajları filme almış.

Londra Lezbiyen ve Gay Filmleri festivalinde bugün gösterime giren olan filmin zamanlaması da ilginç: Mehdi Kazemi davasının tam üstüne geldi. Bilindiği gibi, İngiliz İç İşleri bakanlığında ortaya çıkan uygunsuz ve gerçekten utanç verici bir takım olaylardan sonra Mehdi Kazemi adlı gay bir İranlının İran'a geri gönderilmesi süreci askıya alınmıştı. Gene aynı şekilde İranlı bir lezbiyen olan Piga İmambahşi de İngiltere'ye sığınma hakkı için başvurmuş durumda.

İran’a Haksızlık Edilmesin

Pervez Şarma sizin alıştığınız türden bir yapımcı değil. Konu aldığı insanların ne kadar zor hayatlar yaşamakta olduğunu filmde açıkça göstermekten çekinmiyor ama İran'ı kınamak yolunda gay aktivistlerin de bazen çok küstahça davrandıklarına inanıyor. "İran nüfusunun %70'i otuz yaşın altında, sarsıntı geçiren bir toplum falan deniyor. Ama tarihi gerçekleri de unutmamak lazım, uzun bir zaman önce Batı, Doğu'ya baktığında homoseksüelliğin hoşgörüyle karşılandığı ve hatta kutlandığı bir uygarlık görürdü."

Pervez Şarma, İranlı yetkililerin adeta bir cadı avına çıkarmış gibi gay'lerin peşine düştüklerine inanmıyor. Ve bu filmde de açıkça görüldüğü gibi, hayatları ne kadar zor olursa olsun Müslüman gay ve lezbiyenler kendi inançlarını saygıyla muhafaza etmekteler.

Dünyanın 'Bush destekçileri' ve 'Radikal İslam' arasında iki ayrı kutba bölündüğü bir sırada böyle bir film yapmak kolay değildi. Çünkü Şarma'nın kendisi de bir Müslüman.

Çekimler nasıl gerçekleştirildi?

Bu filmin oluşturulmasın sırasında altı yıl boyunca pek çok ülkede gizli kayıtlar yapıldı. Bu kayıtların toplamı 400 saati aşıyordu. Her bir bandın başına sanki 'turistik çekimler' yapılmış imajı verecek görüntüler kaydedildi ki olası gümrük kontrollerinde sorun çıkmasın.

Pervez Şarma, filminde ifadelerine başvurduğu, hayatlarını anlattığı kişileri ise Internet'ten veya gizli çalışan gay kuruluşları vasıtasıyla buldu. Kendisinin de bir Müslüman olması dolayısıyla, film çekimlerini yaptığı ülkelerde dikkat çekmeden çalışma imkanı bulabildi. Batılı bir film yapımcısının İslam ülkelerinde dolaşarak bu tarz bir film çekmesi muhakkak ki çok daha zor, hatta imkansız olacaktı.

Filmde neler var?

Önce Güney Afrikalı bir Müslüman İmam Muhsin Hendricks'in İslamdaki homofobia aleyhindeki halka açık vaazı gösteriliyor.

Sonra da yabancı bir ülkede sığınma hakkı arayan dört İranlı gay'in yaptığı uçak yolculuğunu izliyoruz. Bunlardan iki tanesi yüzlerini göstemeye korkuyor. Hepsi de iman sahibi, ancak tüm çabalarına karşın kendi cinsel tercihlerini içinde bulundukları toplum düzeniyle bağdaştırmakta başarısızlığa uğramış. Ailelerini bir daha göremeyecek olmaktan korkuyorlar ama gene de yurtdışına çıkmak zorunda olduklarını biliyorlar. Bu dört adamdan biri olan Kazemi'nin erkek arkadaşı idam edilmiş. Bir diğeri ise kendi partnerinin idam edilecek olmasından endişeli "Ben aşkı ilk defa onda tatmıştım" diyor.

Mısırlı Mazen ise bir gay partisinde yakalanıp tutuklandıktan sonra kırbaçlanmasını hatırlıyor. Bir lezbiyen çift ise (Maha ve Meryem) aşkları nedeniyle imanlarının zarar gördüğü düşüncesinde.

Filmde Ferda ve Kıymet adlı iki Türk lezbiyeni de yer alıyor.

Kanada'ya sığınma başvuruları kabul edilen iki İranlı gay ise şöyle konuşuyorlar aralarında:

"Pek çok kişi özgür değilken ben nasıl özgür olabilirim ki?"

"Bir gün hepimiz özgür olacağız..."

Müslüman Ülkelerde Eşcinsellerin geleceği

Şarma burada hem iyimser hem gururlu: "Film çekimlerine başladığımızdan bugüne, filmde gösterilen bütün eşcinsellerin hayatı daha iyi yönde değişti. Üç İranlının Kanada'ya iltica talebi kabul edildi, hatta biri eşcinsel hakları savunucusu oldu. Dördüncüsü iltica hakkı elde etti ama hala ülkeye girmeyi bekliyor. Güney Afrikalı Muhsin, Müslüman lezbiyen ve gay'leri bir araya getirebileceği bir grup kurabilmek için fon yardımı almayı başardı. Mısırlı Mazen şu an Paris'te yaşıyor ve -eşcinsellere hoşgörü gösterse de- yabancılara önyargıyla yaklaşan Fransa'da iş arıyor.

"Bu insanlar böyle yakın olmak ama onlara yardımcı olamamak benim için çok zordu." diyor Şarma. İslam ülkelerinde eşcinselliğin toplumsal anlamda kabul edileceği günleri kendisinin göreceği umudunu taşımasa da bu filmin bir takım olumlu tartışmalara zemin oluşturacağına ve zamanla İslam ülkelerindeki eşcinsellerin hayatlarında 'belirgin iyileşmeler' sağlanacağına inanıyor.

KAYNAK: http://www.guncel.net/kultur-sanat/sinema/2008/03/30/musluman-escinsellerin-mucadelesi.htm


Batı medyasında “cihat” çoğunlukla kutsal savaşla eş sayılır. Fakat Arapça’daki kelime anlamı “mücadele” veya “Allah’ın yolunda çabalamak”tır. Bu filmde, onları ülkeleri, aileleri ve hatta kendileriyle karşı karşıya getiren kişisel aşk cihatlarını sürdüren kişilerle tanışıyoruz. Yapımcılığını Tanrı’nın Önünde Titrerken’in yönetmeni Sandi DuBowski’nin üstlendiği ve Müslüman eşcinsel sinemacı Parvez Sharma’nın yönettiği Aşk İçin Cihat Hindistan, Pakistan, İran, Türkiye, Mısır, Güney Afrika ve Fransa’dan hayatlar sunarak İslam’la eşcinsellik arasındaki karmaşık kesişme noktalarını keşfe çıkıyor; film, dünyada bu konuda yapılmış ilk belgesel olma özelliğini taşıyor.* Yönetmenin katılımıyla.

KAYNAK: http://www.iksv.org/film/program.asp?Content=Film&SID=17&FID=129%20

HÜLYA AVŞAR STÜDYOSU: EŞCİNSELLER MASAYA YATIRILDI

HÜLYA AVŞAR STÜDYOSU: EŞCİNSELLER MASAYA YATIRILDI

Liberallerden Özgürlük Dersi (2)

Liberallerden Özgürlük Dersi (2)

EŞCİNSEL OLMAK / KAOS GLBT

SEVGİLİ EŞCİNSEL BİREYLER,

HAYATIMIZI KORUMA ALTINA ALAN, BİZİMLE İLGİLİ HUKUKSAL YAŞAMSAL ÇALIŞMALAR YAPAN KAOS GLBT DERNEĞİN'E ÜYE OLUN. ÖRGÜTLENMEK GÜÇLENMEKTİR. DERNEK SADECE EŞCİNSEL ÜYELİĞİNE AÇIK DEĞİL, HETEROSEXUEL BİREYLEREDE AÇIKTIR. BİZE YAPILAN AYRIMCALIĞA AYRIMCALIKLA CEVAP VERMEMEK İÇİN TEŞEKKÜRLER KAOS ANK / İST

BUYRUN İZLEYİN:

Homofobi Nedir?

HOMOFOBİK İNSANLARIN EŞCİNSEL OLARAK KARŞI ÇIKTIKLARININ KENDİLERİ OLDUĞU GERÇEĞİNİN HOMOFOBİK İNSANLARA YENİ BİR DÜŞÜNCE KAPISI AÇMASINI DÜŞÜNDÜRMEK AMACI İLE BU VİDEOYU YAPTIM, TEKRAR VURGULUYORUM EŞCİNSELLİK KADINLIK DEĞİL VE ERKEKLERE ÖNESÜRÜLEMEZ KADIN EŞCİNSEL PORNO SÜSÜ DEĞİL, ERKEK EŞCİNSEL SEX DÜŞKÜNÜ DEĞİLDİR

(ALINTI)

BUYRUN İZLEYİN:

AYRIMCILIK YOK


TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu'ya göre "onların" ayrımcılığa uğramasında bir sakınca yok. "Onlara" ev kiralamak, iş vermek istemeyen veya durup dururken işten kovan birine "niye yaptın denemez". "Onların" dövülmesi, öldürülmesi, aşağılanması, dalga geçilmesi, okuldan atılması, işten atılması normal.


Peki, "onlar" kim? Yani, başkaları, yani Burhan Kuzu olanlar gibi değil, ama olmayanlar, farklı bir kesimi temsil eden "onlar" kim?


Tanıdığım kadarıyla söylüyorum: Birinin adı Ozan. Lise sona gidiyor. Annesi öğretim görevlisi ve babası da serbest meslek sahibi. Ozan da her yaşıtı gibi üniversite sınavlarına çalışıyor ve bu yüzden çok sıkıntılı. Ara sıra, zaman buldukça, Facebook, Netlog ve MSN'de arkadaşlarıyla sohbet ediyor. Bazen çıkıp basket oynuyor. Bazen okuldan sonra sınıf arkadaşlarıyla dolaşıyor; Teoman, Emre Aydın, Şebnem Ferah, Radiohead, Blind Guardian en sevdiği müzikler arasında. Üniversite sınavları yüzünden Knight ve Counter oynamaya son vermek zorunda kalmış.


Çok sıra dışı bir çocuk değil mi? O kadar sıra dışı ki dövülmesinde, öldürülmesinde, aşağılanmasında, dalga geçilmesinde, okuldan atılmasında hiçbir sakınca yok, ama Ozan'ın sevmesinde, öpüşmesinde, sevdiğine sarılmasında, hissettiği gibi yaşamasında, kendisini özgürce ifade etmesinde ÇOK büyük sorunlar var, yanılıyor muyum Burhan Kuzu?


Ne de olsa 36 kişilik sınıfındaki tek "onlar" Ozan. 6 arkadaşıyla tenefüste basket oynarken tek "onlar" Ozan. Ya da internet cafede counter oynarken tek "onlar" Ozan.


Bir tane daha var: Adı Ayşe. Ayşe de Yıldız Teknik Üniversitesi'nde okuyor. Annesi öğretmen, babası memur. 14 yaşında bir kardeşi var. Onun derslerine yardım ediyor. Üniversitede oldukça aktif. Engelli insanlara yardım projelerinde görev alıyor, köy ilkokullarına kitap bağışı kampanyaları düzenliyor; Bon Jovi dinliyor, her haftasonu bir arkadaşıyla Belgrad Ormanlarında koşuyor ve araba kullanmayı seviyor.


Ayşe de, aynen Ozan gibi bir "onlar" işte. Peki Ayşe ve Ozan'ı "onlar" yapan ne? Yani Ozan'ı sınıfındaki 35 çocuktan, Ayşe'yi her haftasonu beraber koştuğu arkadaşından farklı yapan ve Burhan Kuzu'nun "onlara" "Hey Ozan ve Ayşe sizin ayrıma, hakarete ve kötü muameleye uğramanız normal ve bizi ilgilendirmez. Siz koştuğunuz o arkadaşınızın ya da sınıfınızdaki o seçkin ve elit 35 çocuğun aksine tüm hislerinizi, duygularınızı ve sevginizi inkar edeceksiniz; onlar sevgilileriyle el ele dolaşabilecek, istedikleriyle çıkabilecek ama sizin bunu yapmaya hakkınız yok çünkü siz "onlarsınız" ve kötüsünüz. Farklısınız" dedirtebilen nedir? Kendi cinslerine ilgi duymaları. Yani eşcinsel olmaları.


Peki Burhan Kuzu "onları" ne sanıyor? Ozan duygusuz bir robot mu? Ya da Ayşe? Yani Ozan'ın yanında okuldan ya da sokaktan arkadaşları "gaylerle" dalga geçtiği zaman ya da birbirlerini aşağılamak için "gay" kelimesini kullandıkları zaman Ozan hiç üzülmüyor mu? Ya da Ozan kimi arkadaşlarını sevgilileriyle özgürce dolaştığını gördüğü zaman, bunu yapma hakkı kendisine verilmediği için kendi içinde isyan etmeyecek kadar duygusuz mu? Ayşe birilerinin çıkıp da "eşcinseller nasıl pis ve tehlikeli sapıklar" dediğini duyduğunda hiç mi üzülmüyor, acı çekmiyor? Ya da eşcinsel olduğu ortaya çıksa ve Ozan okulda arkadaşları tarafından her gün dalga geçilse hiç acı çekmeyecek mi; ya da dövülse canı yanmayacak mı? Arkadaşları rahatça okulda ya da sokakta sevgili bulurken, sevgisini paylaşabilecek birini bulmak için internetteki en karanlık sitelerde kim olduğu belirsiz insanlarla muhatap olurken korkmayacak mı? İleride bir gün bu yüzden işten atılsalar gururları kırılmayacak mı? Herhalde birileri eşcinselleri Robocop'larla ya da T-1000'lerle karıştırıyor.


İşte ayrımcılık kelimesinin tam tanımı budur. 35 çocuğa verilen hakların hiçbirinin doğuştan gelen bir şey yüzünden, 35 çocuktan zerre kadar kötü olmayan ya da farkı olmayan Ozan'a verilmemesi ve hor görülmesidir.


Burhan Kuzu, bir tartışmada Kamer Genç'e kızıp "Haddini bil! Ben dünya çapında bir bilim adamıyım!" demişti. İnsanın sorası geliyor: Hangi dünya? Dünya artık eşcinselliğin doğuştan geldiğini ve bir insana eşcinsel diye kötü davranmanın ya da ayrımcılık yapmanın, ona derisinin rengi ya da ırkı yüzünden kötü davranmaktan tamamen farksız olduğunu düşünüyor. Dünya artık bir zamanlar uzaylı gibi baktıkları eşcinsellerin aslında kendi çocukları, kendi kardeşleri, yeğenleri komşuları, arkadaşları ve akrabaları olduğunu biliyor ve sevdiklerine bir zarar gelsin istemiyor. Sanırım sorun Burhan Kuzu'nun farklı bir dünyada yaşamasından kaynaklanıyor.


Kimi insanlar kendilerini "demokrat, özgürlükçü, toplumun her kesimini kucaklayan, hoşgörülü" kişiler olarak gösterebilirler. Ama 16 yaşındaki Ozan'ın, 20 yaşındaki Ayşe'nin ve daha pek çok insanın sessiz iç dünyalarında ya da şu an okuduğunuzki gibi satırlarda "baskıcı, faşist, öldürücü, hak-gasp-ediciler" olarak anılacaklardır.


KAYNAK: http://www.paganx.org/ayrimcilik-yok.html

'Eşcinsellik İslam'da caizdir'

'Eşcinsellik İslam'da caizdir'


Endonezya'da düzenlenen Dinler ve Barış Konferansı'nda 'Eşcinsellik İslam'da caizdir' fetvası çıktı. Endonezya'nın başkenti Cakarta'da 27 Mart'ta düzenlenen Endonezya Dinler ve Barış Konferansı'ndan 'Eşcinsellik İslam'da caizdir' fetvası çıktı. Endonezya içinden ve dışından pek çok İslam uzmanının katıldığı toplantıda konuşan ilahiyat akademisyeni Dr. Siti Musdah Mulia, Kuran'daki Hucurat Suresi'ni esas aldığını ve eşcinselliğin yalnızca şehvetten kaynaklanmadığını vurgulayarak, 'Eşcinselliğin Allah'tan geldiğinin, doğal olduğunun göz önüne alınması gerekir. Allah'ın gözünde insanlar dindarlıklarına göre değerlendirilirler' dedi. Pek çok katılımcı da bu görüşe destek verdi.

KAYNAK:

'Islam 'recognizes homosexuality'.' başlığı altında tüm dünya haber ajanslarından geçen bu haberin türk medyasında da aynı şekilde dile getirilmesi, duyurulması, bu ülkedeki eşcinsellerin aşağılanmasının engellenmesinde ve insani özgürlüklerinin verilmesinde çok önemli bir adım olacaktır. Bu haber bence şu noktadan daha da önemli, yapılan tüm sosyal istatistiklerde insan toplumunda eşcinsellik %10 altına düşmüyor. Aldığınız örnekleme grubu ne olursa olsun böyle bir sonuç ortada varsa o zaman dindar kesimin içinde yetişen yaşayan bulunan eşcinsellerin de kendilerini hasta bilmemeleri gerekir.
Maalesef yakın dönemde batı dünyasının eşcinselliği hastalık olarak adlandırması Islama ve cemaatlerine de mal edildi. Sonra batı toplumu bu hatadan vazgeçti. Etiket ise haksız olarak islam aleminde takılmış kalmıştı. Şimdi bu son haberle artık ortaya çıkmıştır ki, eşcinsellik islami nazarla ve Kur'anın nazarı ile dahi hastalık değildir.
Dindar çevrelerde yetişen çocuklarda, yaşayan gençlerde hatta ileri yaşlarda bile bu durum ortaya sonradan çıkıp gerek çevresi gerek kişi tarafından itiraf edilebilir.
Onu şu yada bu biçimde karşı cinsten biri ile evlendirmeye çalışmak, tavırlarından dolayı onu zorlamak, baskı kurmak ve kişilik kimliği konusunda onu istemediği halde haricden şekillendirmeye çalışmak İslamın ruhuna uygun değildir.

Eşcinseller 'aşk'ı anlatıyor (7*)

Türkiye'de eşcinsel olmak zor, ama eşcinsel annesi ya da babası olmak kolay mı? 17'sindeyken ailesine açılan Tolga'nın annesi oturmuş bir mektup döşenmiş. Diyor ki, "Lütfen çocuklarınızı dinleyin, onlara yakın olun. Belki onlar yerine asıl değişmesi gerekenler sizlersiniz? Bu çevre dediğimiz, toplum dediğimiz, kurallarına uymaya çaba sarf ettiğimiz sistemin hatalı olabileceğini düşünün. Gerçek sevgi kabullenicidir"

'Eşcinseller aşkı anlatıyor' adlı bu dizide Türkiye'de eşcinsellik konusundaki ikiyüzlü yaklaşımları, eşcinselliğe dair yanlış inanışları ve eşcinsellerin yaşadıkları eziyetleri bizzat kahramanların ağzından vermek istedim. 'Kahramanlar' diyorum onlara. Gerçekten yarı açık cezaevine benzeyen bu ülkede 'Ben eşcinselim' diyebilmek o kadar kolay değil, öyle kaypak bir zemin üstünde akıp gidiyor ki hayat... Bu yüzden ancak üst gelir grubundan olanlar, -yine sınıfsal hikâye ve toplumda kabul görmüş sanatçılar cinsel kimliklerini ifşa edebiliyor. Çoğu eşcinsel bir suç işlemiş gibi cinselliğini gizli kapaklı yaşıyor.. Bir anne ve babanın eşcinsel çocuğunun yanında yer alması çok mu zor? Bugün, eşcinsel Tolga'nın annesinden gelen bir mektubu okuyacaksınız. Mektup sevmeye dair...

'Oğlum benim öğretmenim'
"Çocuklarına çok düşkün bir anneydim. Sanki hayatımı onlara adamıştım. Dünya bir yana onlar bir yana diye düşünürdüm hep. Sanki onlara bir şey olsa, ondan sonrası düşünemeyeceğim kadar karanlıktı. Tolga/Oğlum benim ikinci çocuğumdu. Onu toplumun bakışına, toplumun beklentilerine gore yetiştirmeyi arzuluyordum. İdeal annelik rolümü çok iyi oynadığıma kendimi inandırmıştım. Çoğu annenin de yaptığı gibi sürekli çocuklarımı gözlemler, onların sıkıntılarını hafifletmeye çabalar, onların önünde gider yollarını açar, onları koruyup kollayarak hayatta yürümelerine yardım ederdim. Bugünkü gözümle baktığımda onlara ne kadar bağımlı olduğumu görüyorum. Onların yürümelerine yardım etmekten çok kontrol ettiğimi fark ediyorum. Ergenlikle birlikte oğlum gergin ve huzursuzdu. Onda bir şeylerin değiştiğinin farkındaydım. Onunla uzun konuşmalarımızdan, davranışlarından eşcinsel olabileceğini veya kendini öyle zannettiğinden şüpheleniyordum. Ben de huzursuz ve gergin olmuştum. Bu düşünceler aklıma geldikçe; 'Yok canım, olur mu öyle şey? Biz onu çok iyi yetiştiriyoruz' diye kendimi kandırıyordum. Bu kafa karışıklıkları elbette ki böyle süremezdi. Bir gün onu soru yağmuruna tuttum. Beş saatlik sürenin ardından bana eşcinsel olduğunu söyledi. İşte o an ondaki rahatlamayı gözlerinde gördüm. Ağlamayı kesişini ve sakinleştiğini çok net hatırlıyorum. Tabii ondaki rahatlamanın aksine benim de başıma dünya yıkılmıştı. Yıllar önce babamı kaybettiğimde de böyle bir acı yaşamıştım... Kayıp... 17 senedir tanıdığım oğlumu kaybetmiştim. Onunla kendini vareden ben de kendimi kaybetmiştim. Şimdi onu hiç tanımıyordum. Kafamda onunla ilgili oluşturduğum tüm örneklerden uzaktı bu eşcinsellik... Ne hisseder? Neler düşünür? Daha doğrusu nedir bu eşcinsellik? Benim çok iyi tanıdığımı zannettiğim oğlum yoktu artık. Sanki bir yabancıydı karşımda duran. Bir müddet bir psikologdan yardım aldık. Psikolog beni kendime döndürdü. Bu arada eşcinsellikle ilgili makaleler, kitaplar okumaya başladım. Bilgilendikçe korkum azalmaya başladı. Toplumun neden eşcinsellerden korktuğunu anlamaya başladım. Bilgisizlik ve yeni bilgiye direnmek en kötü hastalıklar bence. Onu yeniden tanımaya ve keşfetmeye başladım. Bu çalkalanma döneminde hep şunu düşündüm. Bir insanı sevmekten öte nereye gidebilirdim ki? Onu değiştirmeye zorlamak, olmak istemediği bir kalıba sokmaya çalışmak sadece aptallıktı. O benim evladımdı, canımdan bir parçamdı ve ben onu çok seviyordum. Neden korkuyordum ki? Benim istemediğim biri olmasından mı? Hayallerime ters düştüğü için mi? Fark ettim ki ben onu şimdiye kadar hep koşullu sevmişim. Koşullu sevmek beklenti barındırır. İstedikleri gerçekleşince insan sevdiğini düşünür.... Ben doğru sevgiyi öğrenmek istedim. Önce kendimi severek işe başladım. Bu sayede çocuklarımı daha çok sevdiğimi fark ettim. Onunla birlikte sanki ben yeniden doğdum. Kendimi yeniden tanıdım. Hayatım ve hayata bakışım tamamıyla değişti. Arkadaşları, sevgilileri ve çevresiyle tanıştıkça yepyeni şeyler öğrendim, keyif aldım. Geç de olsa kendime onun sayesinde 'Ben kimim?' diye sorabildim. İşte bunun için o benim öğretmenim. İyi ki oğlum eşcinsel yönelimini bizimle paylaştı. Bu sayede dünyaya ve insanlara bakış açım artık farklı. Buradan eşcinsel annelerine sesleniyorum. Lütfen çocuklarınızı dinleyin, onlara yakın olun. Önyargılarınızla onları korkutmayın, değiştirmeye çalışmayın. Belki onlar yerine asıl değişmesi gerekenler sizlersiniz. Bu çevre dediğimiz, toplum dediğimiz kurallarına uymaya çaba sarfettiğimiz sistemin hatalı olabileceğini düşünün. Okumaktan kaçmayın ve kendinizi bilgilendirin. Bizler onlara mutlu bireyler olmaları adına artık tüm dünyada hastalık olmadığı kabul edilmiş bir gerçeği reddederek sadece mutsuz gelecekler hazırlıyoruz. Oysa ki gerçek sevgi kabullenicidir, Çocuklarınıza bakarken hep şöyle düşünmeye çalışın: Şimdi, burda 'sevgi' olsa ne yapardı?"

'Eşcinseller mutluluğu benim açtığım gece kulübünde buldu'
İstanbul gay kulüpleriyle artık tüm dünyanın ilgi odağı. Bu kulüplerden birinin patronu, eğlence dünyasının içyüzünü anlattı: "25 yıldır gece hayatındayım. 1983'te ufak bir gazinonun barı bana aitti. Ufak tefek derken işler büyüdü. Aslında konservatuvar mezunuyum. Aslında her şey tesadüf oldu biliyor musunuz? Zaten şarkı söylemek istiyordum. 80'de bir sanatçıyla birlikte şov yapıyorduk sahnelerde. Sonra tek başıma şarkı söylemeye başladım. Benim için gelenler artınca patron 'Burada kalır mısın?' dedi. Derken orada ikinci müdür oldum. O zamanki işletmeciler şimdikiler gibi Avrupa görmüş, emsalleriyle kıyaslama yapabilmiş kişiler değildi. Lisan bilen müdür yoktu, ben beş lisan bilirim. Konservatuvardan sonra Avrupa'daydım, birkaç yeri gezdim. Hatta Doğu Bloku ülkelerinde bile gay'lerin gizli toplandıkları yerleri gördüm. Benim kulüp açtığım zamanlarda gay'lerin gidecekleri yerler yoktu. Onların kimliklerinden rahatsız olmadan, aman 'Bana kim baktı, beni kim gördü?' diye endişe etmeden gidebilecekleri bir ortamları olsun istedim. Mutluluğu benim açtığım yerde buldular. Ünlü olanları da geldi. Hepsi orada kaynaştı. Çünkü cinsel kimlikleri aynıydı. Çakıl ve Maksim dışında İstanbul'un tüm gazinolarında sahneye çıktım. 25 yıl her gece şarkı söyledim. Bir ara mola verdim, bu kış yine başlayacağım. 2 bin 500 şarkı bilirim. Bazen blucin giyerim, bazen payetli kostülerimi. Asla makyaj yapmam. Benim öyle feminen tarafım yoktur. Kulübüme travesti kızlar gelip gider, ama onların işvereni değilim. Kulubüm birinci sınıftır. Travestiler oranın vitrini. Ancak giyim kuşamı kötü bir travestiyi dükkânıma sokmam. Onun getireceği üç kuruş yüzünden ismimi ayaklar altına almam. Altı sene önce Emniyet Teşkilatı biz kulüp sahiplerini çağırdı, 'Bu travestiler sokaklara dökülüyor. Çalışacakları yer yok. Kulübünüzde konsomasyon yapsınlar, siz de onlara bir yüzde verin' dedi. Bu piyasada ayakta kalmak için konsepti bilmek lazım. Şekilsiz bir travesti koluna bir adam takıp benim dükkâna gelip viski açtıracak. Ben ne o viskiden 300 YTL'yi alırım, ne de o travestiyi içeri sokarım. 13 travesti, 4 de transseksüel kızım var. Benim dükkânda olay çıkmaz. Yolda olanları katiyyen kulübüme sokmam, onların hırsızlık gibi huyları var. Rakiplerim hiç de insancıl değil. Sırf para kazanmak için bu piyasaya girenler oldu, ama eşcinsellerin ruhunu bilmeden bu iş olmaz."

- BİTTİ -

KAYNAK: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=196836